| أَيُّهَا: SİZ!
| النَّاسُ: insanlar
| اتَّقُوا: korkun
| رَبَّكُمُ: Rabbinizden
| الَّذِي: o ki
| خَلَقَكُمْ: sizi yarattı
| مِنْ: -ten
| نَفْسٍ: bir nefis-
| وَاحِدَةٍ: bir tek
| وَخَلَقَ: ve yarattı
| مِنْهَا: ondan
| زَوْجَهَا: eşini
| وَبَثَّ: ve üretti
| مِنْهُمَا: ikisinden
| رِجَالًا: erkekler
| كَثِيرًا: birçok
| وَنِسَاءً: ve kadınlar
| وَاتَّقُوا: ve sakının
| اللَّهَ: Allah'tan
| الَّذِي: o ki
| تَسَاءَلُونَ: birbirinizden dilekte bulunduğunuz
| بِهِ: adına
| وَالْأَرْحَامَ: ve akrabalık(bağlarını kırmak)tan
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلَيْكُمْ: sizin üzerinizde
| رَقِيبًا: gözetleyicidir
| (4:1)
| الْيَتَامَىٰ: öksüzlere
| أَمْوَالَهُمْ: mallarını
| وَلَا:
| تَتَبَدَّلُوا: değiştirmeyin
| الْخَبِيثَ: pis olanı
| بِالطَّيِّبِ: temiz olanla
| وَلَا:
| تَأْكُلُوا: yemeyin
| أَمْوَالَهُمْ: onların mallarını
| إِلَىٰ: katarak
| أَمْوَالِكُمْ: sizin mallarınıza
| إِنَّهُ: çünkü bu
| كَانَ:
| حُوبًا: bir günahtır
| كَبِيرًا: büyük
| (4:2)
| خِفْتُمْ: korkarsanız
| أَلَّا:
| تُقْسِطُوا: adaleti sağlayamıyacağınızdan
| فِي: hakkında
| الْيَتَامَىٰ: öksüz(kızlar)
| فَانْكِحُوا: alın
| مَا: olan
| طَابَ: helal
| لَكُمْ: size
| مِنَ: -dan
| النِّسَاءِ: kadınlar-
| مَثْنَىٰ: ikişer
| وَثُلَاثَ: ve üçer
| وَرُبَاعَ: ve dörder
| فَإِنْ: yine
| خِفْتُمْ: korkarsanız
| أَلَّا:
| تَعْدِلُوا: adalet yapamayacağınızdan
| فَوَاحِدَةً: bir tane (alın)
| أَوْ: yahut
| مَا: şeyle (yetinin)
| مَلَكَتْ: sahip olduğu
| أَيْمَانُكُمْ: ellerinizin
| ذَٰلِكَ: budur
| أَدْنَىٰ: en uygun olan
| أَلَّا:
| تَعُولُوا: haksızlık etmemeniz için
| (4:3)
| النِّسَاءَ: kadınlara
| صَدُقَاتِهِنَّ: mehirlerini
| نِحْلَةً: bir hak olarak
| فَإِنْ: eğer
| طِبْنَ: bağışlarlarsa
| لَكُمْ: size
| عَنْ:
| شَيْءٍ: bir kısmını
| مِنْهُ: ondan
| نَفْسًا: kendi istekleriyle
| فَكُلُوهُ: onu yeyin
| هَنِيئًا: afiyetle
| مَرِيئًا: iç huzuruyla
| (4:4)
| تُؤْتُوا: vermeyin
| السُّفَهَاءَ: aklı ermezlere
| أَمْوَالَكُمُ: mallarınızı
| الَّتِي: ki
| جَعَلَ: yapmıştır
| اللَّهُ: Allah
| لَكُمْ: sizin için
| قِيَامًا: bir geçim kaynağı
| وَارْزُقُوهُمْ: ve onları besleyin
| فِيهَا: onunla
| وَاكْسُوهُمْ: ve giydirin
| وَقُولُوا: ve söyleyin
| لَهُمْ: onlara
| قَوْلًا: söz
| مَعْرُوفًا: güzel
| (4:5)
| الْيَتَامَىٰ: öksüzleri
| حَتَّىٰ: kadar
| إِذَا:
| بَلَغُوا: varıncaya
| النِّكَاحَ: nikah (çağına)
| فَإِنْ: eğer
| انَسْتُمْ: görürseniz
| مِنْهُمْ: onlarda
| رُشْدًا: bir olgunluk
| فَادْفَعُوا: hemen verin
| إِلَيْهِمْ: kendilerine
| أَمْوَالَهُمْ: mallarını
| وَلَا:
| تَأْكُلُوهَا: yemeğe kalkmayın
| إِسْرَافًا: israf ile
| وَبِدَارًا: ve tez elden
| أَنْ:
| يَكْبَرُوا: büyüyüp (geri alacaklar) diye
| وَمَنْ: ve kimse
| كَانَ: olan
| غَنِيًّا: zengin
| فَلْيَسْتَعْفِفْ: çekinsin
| وَمَنْ: ve kimse de
| كَانَ: olan
| فَقِيرًا: yoksul
| فَلْيَأْكُلْ: yesin
| بِالْمَعْرُوفِ: uygun şekilde
| فَإِذَا: zaman da
| دَفَعْتُمْ: geri verdiğiniz
| إِلَيْهِمْ: onlara
| أَمْوَالَهُمْ: mallarını
| فَأَشْهِدُوا: şahid bulundurun
| عَلَيْهِمْ: yanlarında
| وَكَفَىٰ: yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| حَسِيبًا: hesapçı olarak
| (4:6)
| نَصِيبٌ: bir pay
| مِمَّا: şeylerden
| تَرَكَ: geriye bıraktıkları
| الْوَالِدَانِ: ana babanın
| وَالْأَقْرَبُونَ: ve akrabanın
| وَلِلنِّسَاءِ: ve kadınlara vardır
| نَصِيبٌ: bir pay
| مِمَّا: şeylerden
| تَرَكَ: geriye bıraktıkları
| الْوَالِدَانِ: ana babanın
| وَالْأَقْرَبُونَ: ve akrabanın
| مِمَّا: olandan
| قَلَّ: az
| مِنْهُ: ondan
| أَوْ: veya
| كَثُرَ: çoğundan
| نَصِيبًا: bir hisse
| مَفْرُوضًا: ayrılmıştır
| (4:7)
| حَضَرَ: hazır bulunursa
| الْقِسْمَةَ: (miras) taksim(in)de
| أُولُو:
| الْقُرْبَىٰ: akrabalar
| وَالْيَتَامَىٰ: ve öksüzler
| وَالْمَسَاكِينُ: ve yoksullar
| فَارْزُقُوهُمْ: onları rızıklandırın
| مِنْهُ: ondan
| وَقُولُوا: ve söyleyin
| لَهُمْ: onlara
| قَوْلًا: söz
| مَعْرُوفًا: güzel
| (4:8)
| الَّذِينَ:
| لَوْ: şayet
| تَرَكُوا: bırakırlarsa
| مِنْ:
| خَلْفِهِمْ: arkalarında
| ذُرِّيَّةً: çocuklar
| ضِعَافًا: güçsüz
| خَافُوا: çekinsinler
| عَلَيْهِمْ: onların durumundan
| فَلْيَتَّقُوا: korksunlar
| اللَّهَ: Allah'tan
| وَلْيَقُولُوا: ve söylesinler
| قَوْلًا: söz
| سَدِيدًا: doğru
| (4:9)
| الَّذِينَ: kimseler
| يَأْكُلُونَ: yiyen(ler)
| أَمْوَالَ: mallarını
| الْيَتَامَىٰ: öksüzlerin
| ظُلْمًا: zulüm ile
| إِنَّمَا: doğrusu
| يَأْكُلُونَ: yemektedirler
| فِي:
| بُطُونِهِمْ: karınlarına
| نَارًا: ateş
| وَسَيَصْلَوْنَ: ve gireceklerdir
| سَعِيرًا: çılgın bir ateşe
| (4:10)
| اللَّهُ: Allah
| فِي: hakkında
| أَوْلَادِكُمْ: çocuklarınız(ın alacağı miras)
| لِلذَّكَرِ: erkeğe
| مِثْلُ: kadar
| حَظِّ: payı
| الْأُنْثَيَيْنِ: iki kadının
| فَإِنْ: eğer
| كُنَّ: iseler
| نِسَاءً: kadın
| فَوْقَ: fazla
| اثْنَتَيْنِ: ikiden
| فَلَهُنَّ: onlarındır
| ثُلُثَا: üçte ikisi
| مَا: ne
| تَرَكَ: bıraktıysa
| وَإِنْ: ve eğer (çocuk)
| كَانَتْ: ise
| وَاحِدَةً: yalnız bir kadın
| فَلَهَا: onundur
| النِّصْفُ: (mirasın) yarısı
| وَلِأَبَوَيْهِ: ana babasından
| لِكُلِّ: her
| وَاحِدٍ: birinin
| مِنْهُمَا: vardır
| السُّدُسُ: altıda bir hissesi
| مِمَّا:
| تَرَكَ: bıraktığı mirasta
| إِنْ: eğer
| كَانَ: varsa
| لَهُ: onun (ölenin)
| وَلَدٌ: çocuğu
| فَإِنْ: eğer
| لَمْ:
| يَكُنْ: yok da
| لَهُ: onun
| وَلَدٌ: çocuğu
| وَوَرِثَهُ: ve ona varis oluyorsa
| أَبَوَاهُ: ana babası
| فَلِأُمِّهِ: anasına düşer
| الثُّلُثُ: üçte bir
| فَإِنْ: eğer
| كَانَ: varsa
| لَهُ: onun
| إِخْوَةٌ: kardeşleri
| فَلِأُمِّهِ: anasının payı
| السُّدُسُ: altıda birdir
| مِنْ:
| بَعْدِ: (bu hükümler) sonradır
| وَصِيَّةٍ: vasiyyetten
| يُوصِي: yapacağı
| بِهَا:
| أَوْ: ya da
| دَيْنٍ: borcundan
| ابَاؤُكُمْ: babalarınız
| وَأَبْنَاؤُكُمْ: ve oğullarınızdan
| لَا:
| تَدْرُونَ: bilmezsiniz
| أَيُّهُمْ: hangisinin
| أَقْرَبُ: daha yakın olduğunu
| لَكُمْ: size
| نَفْعًا: fayda bakımından
| فَرِيضَةً: bunlar koyulmuş haklardır
| مِنَ: tarafından
| اللَّهِ: Allah
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hikmet sahibidir
| (4:11)
| نِصْفُ: yarısı
| مَا:
| تَرَكَ: bıraktıkları mirasın
| أَزْوَاجُكُمْ: eşlerinizin
| إِنْ: eğer
| لَمْ:
| يَكُنْ: yoksa
| لَهُنَّ: onların
| وَلَدٌ: çocukları
| فَإِنْ: eğer
| كَانَ:
| لَهُنَّ: onların varsa
| وَلَدٌ: çocukları
| فَلَكُمُ: sizindir
| الرُّبُعُ: dörtte biri
| مِمَّا:
| تَرَكْنَ: bıraktıklarının
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonra
| وَصِيَّةٍ: vasiyyetten
| يُوصِينَ: yapacakları
| بِهَا: ondan
| أَوْ: veya
| دَيْنٍ: borçtan
| وَلَهُنَّ: onlarındır
| الرُّبُعُ: dörtte biri
| مِمَّا:
| تَرَكْتُمْ: bıraktığınızın
| إِنْ: eğer
| لَمْ:
| يَكُنْ: yoksa
| لَكُمْ: sizin de
| وَلَدٌ: çocuğunuz
| فَإِنْ: eğer
| كَانَ: varsa
| لَكُمْ: sizin
| وَلَدٌ: çocuğunuz
| فَلَهُنَّ: onlarındır
| الثُّمُنُ: sekizde biri
| مِمَّا:
| تَرَكْتُمْ: bıraktığınızın
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonra
| وَصِيَّةٍ: vasiyyet
| تُوصُونَ: yapacağınız
| بِهَا: ondan
| أَوْ: veya
| دَيْنٍ: borçtan
| وَإِنْ: eğer
| كَانَ: ise
| رَجُلٌ: erkeğin
| يُورَثُ: miras bırakan
| كَلَالَةً: evladı ve ana babası olmayıp
| أَوِ: veya
| امْرَأَةٌ: kadının
| وَلَهُ: ve onlar
| أَخٌ: bir erkek
| أَوْ: veya
| أُخْتٌ: bir kızkardeşi
| فَلِكُلِّ: her
| وَاحِدٍ: birine
| مِنْهُمَا: onlardan
| السُّدُسُ: altıda bir düşer
| فَإِنْ: eğer
| كَانُوا: iseler
| أَكْثَرَ: fazla
| مِنْ: -ndan
| ذَٰلِكَ: bu-
| فَهُمْ: onlar
| شُرَكَاءُ: ortaktırlar
| فِي:
| الثُّلُثِ: üçte bire
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonradır
| وَصِيَّةٍ: vasiyyetten
| يُوصَىٰ: yapılan
| بِهَا: ondan
| أَوْ: veya
| دَيْنٍ: borçtan
| غَيْرَ: olmayan
| مُضَارٍّ: zarar verici
| وَصِيَّةً: vasiyyettir
| مِنَ: -tan
| اللَّهِ: Allah-
| وَاللَّهُ: Allah
| عَلِيمٌ: bilendir
| حَلِيمٌ: halimdir
| (4:12)
| حُدُودُ: sınırlarıdır
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَمَنْ: kim
| يُطِعِ: ita'at ederse
| اللَّهَ: Allah'a
| وَرَسُولَهُ: ve Elçisine
| يُدْخِلْهُ: (Allah onu) sokar
| جَنَّاتٍ: cennetlere
| تَجْرِي: akan
| مِنْ:
| تَحْتِهَا: altlarından
| الْأَنْهَارُ: ırmaklar
| خَالِدِينَ: sürekli kalacakları
| فِيهَا: içinde
| وَذَٰلِكَ: işte budur
| الْفَوْزُ: başarı
| الْعَظِيمُ: büyük
| (4:13)
| يَعْصِ: karşı gelir
| اللَّهَ: Allah'a
| وَرَسُولَهُ: ve Elçisi'ne
| وَيَتَعَدَّ: ve aşarsa
| حُدُودَهُ: O'nun sınırlarını
| يُدْخِلْهُ: (Allah onu) sokar
| نَارًا: ateşe
| خَالِدًا: sürekli kalacağı
| فِيهَا: içinde
| وَلَهُ: ve onlar
| عَذَابٌ: bir azab
| مُهِينٌ: alçaltıcı
| (4:14)
| يَأْتِينَ: yapanlar
| الْفَاحِشَةَ: fuhuş
| مِنْ: -dan
| نِسَائِكُمْ: kadınlarınız-
| فَاسْتَشْهِدُوا: şahid getirin
| عَلَيْهِنَّ: onlara karşı
| أَرْبَعَةً: dört
| مِنْكُمْ: içinizden
| فَإِنْ: eğer
| شَهِدُوا: onlar şahidlik ederlerse
| فَأَمْسِكُوهُنَّ: tutun (dışarı çıkarmayın)
| فِي:
| الْبُيُوتِ: evlerde
| حَتَّىٰ: kadar
| يَتَوَفَّاهُنَّ: o kadınları alıncaya
| الْمَوْتُ: ölüm
| أَوْ: ya da
| يَجْعَلَ: gösterinceye
| اللَّهُ: Allah
| لَهُنَّ: onların yararına
| سَبِيلًا: bir yol
| (4:15)
| يَأْتِيَانِهَا: fuhuş yaparsa
| مِنْكُمْ: içinizden
| فَاذُوهُمَا: onlara eziyet edin
| فَإِنْ: eğer
| تَابَا: tevbe eder
| وَأَصْلَحَا: ve uslanırlarsa
| فَأَعْرِضُوا: artık vazgeçin
| عَنْهُمَا: onlardan
| إِنَّ: çünkü
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| تَوَّابًا: tevbeleri çok kabul edendir
| رَحِيمًا: çok esirgeyendir
| (4:16)
| التَّوْبَةُ: tevbesi makbuldür
| عَلَى: göre
| اللَّهِ: Allah'a
| لِلَّذِينَ: şu kimselerin
| يَعْمَلُونَ: yaparlar
| السُّوءَ: bir kötülük
| بِجَهَالَةٍ: cahillikle
| ثُمَّ: sonra
| يَتُوبُونَ: dönerler (tevbe ederler)
| مِنْ: -ndan
| قَرِيبٍ: hemen ardı-
| فَأُولَٰئِكَ: işte
| يَتُوبُ: tevbesini kabul eder
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيْهِمْ: onların
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:17)
| التَّوْبَةُ: tevbesi
| لِلَّذِينَ: kimselerin
| يَعْمَلُونَ: yapan(ların)
| السَّيِّئَاتِ: kötülükler
| حَتَّىٰ: nihayet
| إِذَا: zaman
| حَضَرَ: gelip çattığı
| أَحَدَهُمُ: kendilerine
| الْمَوْتُ: ölüm
| قَالَ: der
| إِنِّي: muhakkak ben
| تُبْتُ: tevbe ettim
| الْانَ: şimdi
| وَلَا: ve (değildir)
| الَّذِينَ: kimselerin
| يَمُوتُونَ: ölenlere
| وَهُمْ: olarak
| كُفَّارٌ: kafir
| أُولَٰئِكَ: işte
| أَعْتَدْنَا: hazırlamışızdır
| لَهُمْ: onlar için
| عَذَابًا: bir azab
| أَلِيمًا: acı
| (4:18)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| لَا:
| يَحِلُّ: helal değildir
| لَكُمْ: size
| أَنْ:
| تَرِثُوا: miras yoluyla almanız
| النِّسَاءَ: kadınları
| كَرْهًا: zorla
| وَلَا:
| تَعْضُلُوهُنَّ: onları sıkıştırmayın
| لِتَذْهَبُوا: alıp götürmek için
| بِبَعْضِ: bir kısmını
| مَا: şeylerin
| اتَيْتُمُوهُنَّ: onlara verdiğiniz
| إِلَّا: dışında
| أَنْ:
| يَأْتِينَ: yapmaları
| بِفَاحِشَةٍ: edepsizlik
| مُبَيِّنَةٍ: açık bir
| وَعَاشِرُوهُنَّ: ve onlarla geçinin
| بِالْمَعْرُوفِ: iyi
| فَإِنْ: eğer
| كَرِهْتُمُوهُنَّ: onlardan hoşlanmazsanız
| فَعَسَىٰ: bilinki
| أَنْ:
| تَكْرَهُوا: sizin hoşlanmadığınız
| شَيْئًا: bir şeye
| وَيَجْعَلَ: koymuş olabilir
| اللَّهُ: Allah
| فِيهِ: ona
| خَيْرًا: hayır
| كَثِيرًا: çok
| (4:19)
| أَرَدْتُمُ: almak isterseniz
| اسْتِبْدَالَ: başka
| زَوْجٍ: bir eş
| مَكَانَ: yerine
| زَوْجٍ: bir eşin
| وَاتَيْتُمْ: vermiş olsanız (dahi)
| إِحْدَاهُنَّ: onlardan birine
| قِنْطَارًا: kantarlarca (mal)
| فَلَا:
| تَأْخُذُوا: geri almayın
| مِنْهُ: ondan (verdiğinizden)
| شَيْئًا: hiçbir şeyi
| أَتَأْخُذُونَهُ: verdiğinizi alacak mısınız?
| بُهْتَانًا: iftira ederek
| وَإِثْمًا: ve günaha girerek
| مُبِينًا: açıkça
| (4:20)
| تَأْخُذُونَهُ: onu alırsınız
| وَقَدْ: andolsun
| أَفْضَىٰ: geçmiş(içli dışlı olmuş)ken
| بَعْضُكُمْ: bazınız
| إِلَىٰ:
| بَعْضٍ: bazınıza
| وَأَخَذْنَ: ve onlar almışlardı
| مِنْكُمْ: sizden
| مِيثَاقًا: te'minat
| غَلِيظًا: sağlam
| (4:21)
| تَنْكِحُوا: artık evlenmeyin
| مَا:
| نَكَحَ: evlendiği
| ابَاؤُكُمْ: babalarınızın
| مِنَ:
| النِّسَاءِ: kadınlarla
| إِلَّا: hariç
| مَا: olanlar
| قَدْ:
| سَلَفَ: geçmişte
| إِنَّهُ: çünkü bu
| كَانَ:
| فَاحِشَةً: edepsizliktir
| وَمَقْتًا: ve (Allah'ın) hışm(ı)dır
| وَسَاءَ: ve iğrenç
| سَبِيلًا: bir yoldur
| (4:22)
| عَلَيْكُمْ: size
| أُمَّهَاتُكُمْ: analarınız
| وَبَنَاتُكُمْ: ve kızlarınız
| وَأَخَوَاتُكُمْ: ve kızkardeşleriniz
| وَعَمَّاتُكُمْ: ve halalarınız
| وَخَالَاتُكُمْ: ve teyzeleriniz
| وَبَنَاتُ: ve kızları
| الْأَخِ: kardeş
| وَبَنَاتُ: e kızları
| الْأُخْتِ: kızkardeş
| وَأُمَّهَاتُكُمُ: ve analarınız
| اللَّاتِي:
| أَرْضَعْنَكُمْ: sizi emziren
| وَأَخَوَاتُكُمْ: ve bacılarınız
| مِنَ:
| الرَّضَاعَةِ: süt
| وَأُمَّهَاتُ: ve anaları
| نِسَائِكُمْ: karılarınızın
| وَرَبَائِبُكُمُ: üvey kızlarınız
| اللَّاتِي: olan
| فِي:
| حُجُورِكُمْ: birleştiğiniz
| مِنْ:
| نِسَائِكُمُ: karılarınızdan
| اللَّاتِي:
| دَخَلْتُمْ: evlerinizde bulunan
| بِهِنَّ:
| فَإِنْ: eğer
| لَمْ:
| تَكُونُوا: olmamışsa
| دَخَلْتُمْ: birleşmeniz
| بِهِنَّ: onlarla
| فَلَا: yoktur
| جُنَاحَ: bir günah
| عَلَيْكُمْ: üzerinize
| وَحَلَائِلُ: ve karıları
| أَبْنَائِكُمُ: oğullarınızın
| الَّذِينَ:
| مِنْ: -den
| أَصْلَابِكُمْ: kendi sulbünüz-
| وَأَنْ:
| تَجْمَعُوا: ve almanız
| بَيْنَ: bir arada
| الْأُخْتَيْنِ: iki kızkardeşi
| إِلَّا: ancak hariç
| مَا: olanlar
| قَدْ:
| سَلَفَ: geçmişte
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| غَفُورًا: çok bağışlayan
| رَحِيمًا: çok esirgeyendir
| (4:23)
| مِنَ: -dan
| النِّسَاءِ: kadınlar-
| إِلَّا: dışında
| مَا:
| مَلَكَتْ: geçen(cariye)ler
| أَيْمَانُكُمْ: ellerinize
| كِتَابَ: yazdığı(yasaklar)dır
| اللَّهِ: Allah'ın
| عَلَيْكُمْ: size
| وَأُحِلَّ: ve helal kılındı
| لَكُمْ: size
| مَا:
| وَرَاءَ: ötesi
| ذَٰلِكُمْ: bunlardan
| أَنْ:
| تَبْتَغُوا: istemeniz
| بِأَمْوَالِكُمْ: mallarınızla
| مُحْصِنِينَ: iffetli yaşamak
| غَيْرَ:
| مُسَافِحِينَ: zina etmemek
| فَمَا:
| اسْتَمْتَعْتُمْ: yararlanmanıza karşılık
| بِهِ:
| مِنْهُنَّ: onlardan
| فَاتُوهُنَّ: onlara verin
| أُجُورَهُنَّ: kesilen ücretlerini
| فَرِيضَةً: bir hak olarak
| وَلَا: yoktur
| جُنَاحَ: bir günah
| عَلَيْكُمْ: üzerinize
| فِيمَا: hakkında
| تَرَاضَيْتُمْ: karşılıklı anlaşmanız
| بِهِ:
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonra
| الْفَرِيضَةِ: hakkın kesiminden
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:24)
| لَمْ:
| يَسْتَطِعْ: gücü yetmeyen
| مِنْكُمْ: içinizden
| طَوْلًا: mali güce
| أَنْ:
| يَنْكِحَ: evlenmek için
| الْمُحْصَنَاتِ: hür kadınlarla
| الْمُؤْمِنَاتِ: inanmış
| فَمِنْ:
| مَا:
| مَلَكَتْ: sahip olduğunuz
| أَيْمَانُكُمْ: ellerinizde
| مِنْ: -dan (alsın)
| فَتَيَاتِكُمُ: genç kızlarınız-
| الْمُؤْمِنَاتِ: inanmış
| وَاللَّهُ: Allah
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِإِيمَانِكُمْ: sizin imanınızı
| بَعْضُكُمْ: hepiniz
| مِنْ: -densiniz
| بَعْضٍ: birbiriniz-
| فَانْكِحُوهُنَّ: öyle ise onlarla evlenin
| بِإِذْنِ: izniyle
| أَهْلِهِنَّ: ailelerinin
| وَاتُوهُنَّ: ve verin
| أُجُورَهُنَّ: ücretlerini (mehirlerini)
| بِالْمَعْرُوفِ: güzelce
| مُحْصَنَاتٍ: iffetli yaşamaları
| غَيْرَ:
| مُسَافِحَاتٍ: zina etmemeleri
| وَلَا:
| مُتَّخِذَاتِ: ve (gizli) edinmemeleri
| أَخْدَانٍ: dost
| فَإِذَا: iken
| أُحْصِنَّ: evli
| فَإِنْ: eğer
| أَتَيْنَ: yaparlarsa
| بِفَاحِشَةٍ: fuhuş
| فَعَلَيْهِنَّ: onlara
| نِصْفُ: yarısı (uygulanır)
| مَا:
| عَلَى: üzerine
| الْمُحْصَنَاتِ: hür kadınlar
| مِنَ:
| الْعَذَابِ: yapılan işkencenin
| ذَٰلِكَ: bu (cariye ile evlenme)
| لِمَنْ: içindir
| خَشِيَ: korkanlar
| الْعَنَتَ: sıkıntıya düşmekten
| مِنْكُمْ: içinizden
| وَأَنْ: fakat
| تَصْبِرُوا: sabretmeniz
| خَيْرٌ: daha iyidir
| لَكُمْ: sizin için
| وَاللَّهُ: Allah
| غَفُورٌ: bağışlayandır
| رَحِيمٌ: esirgeyendir
| (4:25)
| اللَّهُ: Allah
| لِيُبَيِّنَ: açıklamak
| لَكُمْ: size
| وَيَهْدِيَكُمْ: ve sizi iletmek
| سُنَنَ: yasalarına
| الَّذِينَ: kimselerin
| مِنْ:
| قَبْلِكُمْ: sizden önceki(lerin)
| وَيَتُوبَ: ve bağışlamak
| عَلَيْكُمْ: günahlarınızı
| وَاللَّهُ: Allah
| عَلِيمٌ: bilendir
| حَكِيمٌ: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:26)
| يُرِيدُ: istiyor
| أَنْ:
| يَتُوبَ: tevbenizi kabul etmek
| عَلَيْكُمْ: sizin
| وَيُرِيدُ: ve istiyorlar
| الَّذِينَ: kimseler
| يَتَّبِعُونَ: uyan(lar)
| الشَّهَوَاتِ: şehvetlerine
| أَنْ:
| تَمِيلُوا: sizin düşmenizi
| مَيْلًا: bir sapıklığa
| عَظِيمًا: büyük
| (4:27)
| اللَّهُ: Allah
| أَنْ:
| يُخَفِّفَ: hafifletmek
| عَنْكُمْ: sizden
| وَخُلِقَ: ve yaratılmıştır
| الْإِنْسَانُ: insan
| ضَعِيفًا: zayıf
| (4:28)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| لَا:
| تَأْكُلُوا: yemeyin
| أَمْوَالَكُمْ: mallarınızı
| بَيْنَكُمْ: aranızda
| بِالْبَاطِلِ: batılla (haksız yere)
| إِلَّا: haricinde
| أَنْ:
| تَكُونَ: olan
| تِجَارَةً: ticaret
| عَنْ:
| تَرَاضٍ: rızanızla yaptığınız
| مِنْكُمْ: kendi
| وَلَا:
| تَقْتُلُوا: öldürmeyin
| أَنْفُسَكُمْ: canlarınızı
| إِنَّ: doğrusu
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| بِكُمْ: size karşı
| رَحِيمًا: çok merhametlidir
| (4:29)
| يَفْعَلْ: yaparsa (bilsin ki)
| ذَٰلِكَ: bunu
| عُدْوَانًا: düşmanlık ile
| وَظُلْمًا: ve zulüm ile
| فَسَوْفَ: yakında
| نُصْلِيهِ: onu sokacağız
| نَارًا: cehenneme
| وَكَانَ:
| ذَٰلِكَ: ve bu
| عَلَى: karşı
| اللَّهِ: Allah'a
| يَسِيرًا: kolaydır
| (4:30)
| تَجْتَنِبُوا: kaçınırsanız
| كَبَائِرَ: büyük günahlardan
| مَا: ne ki
| تُنْهَوْنَ: size yasaklanan
| عَنْهُ: ondan
| نُكَفِّرْ: örteriz
| عَنْكُمْ: sizin
| سَيِّئَاتِكُمْ: küçük günahlarınızı
| وَنُدْخِلْكُمْ: ve sizi sokarız
| مُدْخَلًا: bir yere
| كَرِيمًا: güzel
| (4:31)
| تَتَمَنَّوْا: göz dikmeyin
| مَا: şeylere
| فَضَّلَ: üstün kıldığı
| اللَّهُ: Allah'ın
| بِهِ: onunla
| بَعْضَكُمْ: bir kısmınızı
| عَلَىٰ: karşı
| بَعْضٍ: diğerine
| لِلرِّجَالِ: erkeklere vardır
| نَصِيبٌ: bir pay
| مِمَّا: şeylerden
| اكْتَسَبُوا: kazandıkları
| وَلِلنِّسَاءِ: ve kadınlara vardır
| نَصِيبٌ: bir pay
| مِمَّا: şeylerden
| اكْتَسَبْنَ: kazandıkları
| وَاسْأَلُوا: isteyin
| اللَّهَ: Alla'ın
| مِنْ: -ndan
| فَضْلِهِ: lutfu-
| إِنَّ: kuşkusuz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| بِكُلِّ: her
| شَيْءٍ: şeyi
| عَلِيمًا: bilendir
| (4:32)
| جَعَلْنَا: kıldık
| مَوَالِيَ: varisler
| مِمَّا: -ndan
| تَرَكَ: bıraktıkları-
| الْوَالِدَانِ: ana babanın
| وَالْأَقْرَبُونَ: ve akrabanın
| وَالَّذِينَ: ve kimselere
| عَقَدَتْ: bağladığı
| أَيْمَانُكُمْ: yeminlerinizin
| فَاتُوهُمْ: verin
| نَصِيبَهُمْ: hisselerini
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلَىٰ: üzerine
| كُلِّ: her
| شَيْءٍ: şeyi
| شَهِيدًا: şahittir
| (4:33)
| قَوَّامُونَ: yöneticidirler
| عَلَى: üzerinde
| النِّسَاءِ: kadınlar
| بِمَا: zira
| فَضَّلَ: üstün kılmıştır
| اللَّهُ: Allah
| بَعْضَهُمْ: bir kısmını
| عَلَىٰ: üzerine
| بَعْضٍ: diğerinin
| وَبِمَا: ve çünkü
| أَنْفَقُوا: infak ederler
| مِنْ: -ndan
| أَمْوَالِهِمْ: malları-
| فَالصَّالِحَاتُ: iyi kadınlar
| قَانِتَاتٌ: ita'atkar olup
| حَافِظَاتٌ: korurlar
| لِلْغَيْبِ: gizliyi
| بِمَا: karşılık
| حَفِظَ: kendilerini korumasına
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَاللَّاتِي: kadınlara
| تَخَافُونَ: korktuğunuz
| نُشُوزَهُنَّ: hırçınlık etmelerinden
| فَعِظُوهُنَّ: öğüt verin
| وَاهْجُرُوهُنَّ: onlara sokulmayın
| فِي:
| الْمَضَاجِعِ: yataklarda
| وَاضْرِبُوهُنَّ: ve onları dövün
| فَإِنْ: eğer
| أَطَعْنَكُمْ: size ita'at ederlerse
| فَلَا:
| تَبْغُوا: artık aramayın
| عَلَيْهِنَّ: onların aleyhine
| سَبِيلًا: başka bir yol
| إِنَّ: çünkü
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلِيًّا: yücedir
| كَبِيرًا: büyüktür
| (4:34)
| خِفْتُمْ: endişe duyarsanız
| شِقَاقَ: açılmasından
| بَيْنِهِمَا: aralarının
| فَابْعَثُوا: gönderin
| حَكَمًا: bir hakem
| مِنْ: -nden
| أَهْلِهِ: erkeğin ailesi-
| وَحَكَمًا: ve bir hakem
| مِنْ: -nden
| أَهْلِهَا: kadının ailesi-
| إِنْ: eğer
| يُرِيدَا: isterlerse
| إِصْلَاحًا: uzlaştırmak
| يُوَفِّقِ: bulur
| اللَّهُ: Allah
| بَيْنَهُمَا: onların arasını
| إِنَّ: çünkü
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلِيمًا: (herşeyi) bilendir
| خَبِيرًا: haber alandır
| (4:35)
| اللَّهَ: Allah'a
| وَلَا:
| تُشْرِكُوا: ortak koşmayın
| بِهِ: O'na
| شَيْئًا: hiçbir şeyi
| وَبِالْوَالِدَيْنِ: ve ana babaya
| إِحْسَانًا: iyilik edin
| وَبِذِي: ve
| الْقُرْبَىٰ: akrabaya
| وَالْيَتَامَىٰ: ve öksüzlere
| وَالْمَسَاكِينِ: ve yoksullara
| وَالْجَارِ: ve komşuya
| ذِي:
| الْقُرْبَىٰ: yakın
| وَالْجَارِ: ve komşuya
| الْجُنُبِ: uzak
| وَالصَّاحِبِ: ve arkadaşa
| بِالْجَنْبِ: yan(ınız)daki
| وَابْنِ: ve
| السَّبِيلِ: yolcuya
| وَمَا: ve
| مَلَكَتْ: altında bulunanlara
| أَيْمَانُكُمْ: ellerinizin
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| لَا:
| يُحِبُّ: sevmez
| مَنْ: kimselerin
| كَانَ:
| مُخْتَالًا: kurumlu
| فَخُورًا: böbürlenen
| (4:36)
| يَبْخَلُونَ: cimrilik ederler
| وَيَأْمُرُونَ: ve emrederler
| النَّاسَ: insanlara
| بِالْبُخْلِ: cimriliği
| وَيَكْتُمُونَ: ve gizlerler
| مَا: şeyi
| اتَاهُمُ: kendilerine verdiği
| اللَّهُ: Allah'ın
| مِنْ: -nden
| فَضْلِهِ: bol hazinesi-
| وَأَعْتَدْنَا: (biz de) hazırlamışızdır
| لِلْكَافِرِينَ: inkarcılar için
| عَذَابًا: bir azab
| مُهِينًا: alçaltıcı
| (4:37)
| يُنْفِقُونَ: verirler
| أَمْوَالَهُمْ: mallarını
| رِئَاءَ: gösteriş için
| النَّاسِ: insanlara
| وَلَا:
| يُؤْمِنُونَ: inanmazlar
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَلَا:
| بِالْيَوْمِ: ve gününe
| الْاخِرِ: ahiret
| وَمَنْ: kimin
| يَكُنِ: ise
| الشَّيْطَانُ: şeytan
| لَهُ: o(nun)
| قَرِينًا: arkadaşı
| فَسَاءَ: ne kötü
| قَرِينًا: bir arkadaş(ı var)dır
| (4:38)
| عَلَيْهِمْ: onlara
| لَوْ: sanki
| امَنُوا: inansalardı
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَالْيَوْمِ: ve gününe
| الْاخِرِ: ahiret
| وَأَنْفَقُوا: ve harcasalardı
| مِمَّا: -tan
| رَزَقَهُمُ: kendilerine verdiği rızık-
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَكَانَ: ve idi
| اللَّهُ: Allah
| بِهِمْ: onları
| عَلِيمًا: biliyor
| (4:39)
| اللَّهَ: Allah
| لَا:
| يَظْلِمُ: haksızlık etmez
| مِثْقَالَ: kadar
| ذَرَّةٍ: zerre
| وَإِنْ: eğer
| تَكُ: olsa
| حَسَنَةً: (zerre miktarı) bir iyilik
| يُضَاعِفْهَا: onu kat kat yapar
| وَيُؤْتِ: ve verir
| مِنْ: -ndan
| لَدُنْهُ: kendi katı-
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:40)
| إِذَا: zaman
| جِئْنَا: getirdiğimiz
| مِنْ:
| كُلِّ: her
| أُمَّةٍ: ümmetten
| بِشَهِيدٍ: bir şahid
| وَجِئْنَا: ve getirdiğimizde
| بِكَ: seni de
| عَلَىٰ: üzerine
| هَٰؤُلَاءِ: bunlar
| شَهِيدًا: şahid olarak
| (4:41)
| يَوَدُّ: isterler
| الَّذِينَ: kimseler
| كَفَرُوا: inkar eden(ler)
| وَعَصَوُا: ve karşı gelenler
| الرَّسُولَ: Elçi'ye
| لَوْ: (mümkün olsa)
| تُسَوَّىٰ: bir olmayı
| بِهِمُ:
| الْأَرْضُ: yer ile
| وَلَا:
| يَكْتُمُونَ: ve gizleyemezler
| اللَّهَ: Allah'tan
| حَدِيثًا: (hiçbir) söz
| (4:42)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| لَا:
| تَقْرَبُوا: yaklaşmayın
| الصَّلَاةَ: SaLâTe/Desteğe (Allahın desteği Zikrullah MESAJ)
| وَأَنْتُمْ: ve siz
| سُكَارَىٰ: sarhoşken
| حَتَّىٰ: ki
| تَعْلَمُوا: bilesiniz
| مَا:
| تَقُولُونَ: ne dediğinizi
| وَلَا: ve (yaklaşmayın)
| جُنُبًا: cünüp iken
| إِلَّا: dışında
| عَابِرِي: geçici olmanız
| سَبِيلٍ: yoldan
| حَتَّىٰ: kadar
| تَغْتَسِلُوا: yıkanıncaya
| وَإِنْ: eğer
| كُنْتُمْ: iseniz
| مَرْضَىٰ: hasta
| أَوْ: yahut
| عَلَىٰ: üzerinde
| سَفَرٍ: yolculuk
| أَوْ: yahut
| جَاءَ: gelmişse
| أَحَدٌ: biriniz
| مِنْكُمْ: sizden
| مِنَ: -ten
| الْغَائِطِ: tuvalet-
| أَوْ: yahut
| لَامَسْتُمُ: dokunmuşsanız
| النِّسَاءَ: kadınlara
| فَلَمْ:
| تَجِدُوا: bulamadığınız takdirde
| مَاءً: su
| فَتَيَمَّمُوا: teyemmüm edin
| صَعِيدًا: toprağa
| طَيِّبًا: temiz
| فَامْسَحُوا: sürün
| بِوُجُوهِكُمْ: yüzlerinize
| وَأَيْدِيكُمْ: ve ellerinize
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَفُوًّا: çok affedendir
| غَفُورًا: çok bağışlayandır
| (4:43)
| تَرَ: görmedin mi?
| إِلَى:
| الَّذِينَ: kimselerin
| أُوتُوا: kendilerine verilen
| نَصِيبًا: bir pay
| مِنَ: -tan
| الْكِتَابِ: Kitap-
| يَشْتَرُونَ: satın alıyorlar
| الضَّلَالَةَ: sapıklığı
| وَيُرِيدُونَ: ve istiyorlar
| أَنْ:
| تَضِلُّوا: sizin sapıtmanızı
| السَّبِيلَ: yolu
| (4:44)
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِأَعْدَائِكُمْ: sizin düşmanlarınızı
| وَكَفَىٰ: yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| وَلِيًّا: dost olarak
| وَكَفَىٰ: yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| نَصِيرًا: yardımcı olarak
| (4:45)
| الَّذِينَ: öyleleri var ki
| هَادُوا: Yahudilerden
| يُحَرِّفُونَ: kaydırıyorlar
| الْكَلِمَ: kelimeleri
| عَنْ: -nden
| مَوَاضِعِهِ: yerleri-
| وَيَقُولُونَ: ve diyorlar
| سَمِعْنَا: işittik
| وَعَصَيْنَا: ve isyan ettik
| وَاسْمَعْ: ve dinle
| غَيْرَ:
| مُسْمَعٍ: dinlemez olası
| وَرَاعِنَا: "ve ""ra'ina"""
| لَيًّا: eğip bükerek
| بِأَلْسِنَتِهِمْ: dillerini
| وَطَعْنًا: ve taşlayarak
| فِي:
| الدِّينِ: dini
| وَلَوْ: keşke (eğer)
| أَنَّهُمْ: onlar
| قَالُوا: deselerdi
| سَمِعْنَا: işittik
| وَأَطَعْنَا: ve ita'at ettik
| وَاسْمَعْ: ve dinle
| وَانْظُرْنَا: ve bize bak
| لَكَانَ: elbette olurdu
| خَيْرًا: daha iyi
| لَهُمْ: kendileri için
| وَأَقْوَمَ: ve daha sağlam
| وَلَٰكِنْ: fakat
| لَعَنَهُمُ: onları la'netlemiştir
| اللَّهُ: Allah
| بِكُفْرِهِمْ: inkarlarından dolayı
| فَلَا:
| يُؤْمِنُونَ: inanmazlar
| إِلَّا: hariç
| قَلِيلًا: pek azı
| (4:46)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| أُوتُوا: verilen(ler)
| الْكِتَابَ: Kitap
| امِنُوا: inanın
| بِمَا: şeye (Kur'ana)
| نَزَّلْنَا: indirdiğimiz
| مُصَدِّقًا: doğrulayıcı olarak
| لِمَا:
| مَعَكُمْ: yanınızdakini
| مِنْ:
| قَبْلِ: önce
| أَنْ:
| نَطْمِسَ: biz silip
| وُجُوهًا: bazı yüzleri
| فَنَرُدَّهَا: döndürmemizden
| عَلَىٰ: üzerine
| أَدْبَارِهَا: arkaları
| أَوْ: ya da
| نَلْعَنَهُمْ: onları da la'netlememizden
| كَمَا: gibi
| لَعَنَّا: la'netlediğimiz
| أَصْحَابَ: adamlarını
| السَّبْتِ: cumartesi
| وَكَانَ:
| أَمْرُ: buyruğu
| اللَّهِ: Allah'ın
| مَفْعُولًا: yapılır
| (4:47)
| اللَّهَ: Allah
| لَا:
| يَغْفِرُ: bağışlamaz
| أَنْ:
| يُشْرَكَ: ortak koşulmasını
| بِهِ: kendisine
| وَيَغْفِرُ: ve bağışlar
| مَا:
| دُونَ: başkasını
| ذَٰلِكَ: bundan
| لِمَنْ: kimseden
| يَشَاءُ: dilediği
| وَمَنْ: ve kimse
| يُشْرِكْ: ortak koşan
| بِاللَّهِ: Allah'a
| فَقَدِ: gerçekten
| افْتَرَىٰ: iftira etmiştir
| إِثْمًا: bir günah
| عَظِيمًا: büyük
| (4:48)
| تَرَ: görmedin mi?
| إِلَى:
| الَّذِينَ: şu
| يُزَكُّونَ: övüp yüceltenleri
| أَنْفُسَهُمْ: kendilerini
| بَلِ: Hayır, ancak
| اللَّهُ: Allah
| يُزَكِّي: yüceltir
| مَنْ:
| يَشَاءُ: dilediğini
| وَلَا:
| يُظْلَمُونَ: onlara zulmedilmez
| فَتِيلًا: kıl kadar
| (4:49)
| كَيْفَ: nasıl
| يَفْتَرُونَ: uyduruyorlar
| عَلَى: karşı
| اللَّهِ: Allah'a
| الْكَذِبَ: yalan
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِهِ: bu (onlara)
| إِثْمًا: bir günah olarak
| مُبِينًا: apaçık
| (4:50)
| تَرَ: görmedin mi?
| إِلَى:
| الَّذِينَ: kendilerine
| أُوتُوا: verilenleri
| نَصِيبًا: bir pay
| مِنَ: -tan
| الْكِتَابِ: Kitap-
| يُؤْمِنُونَ: inanıyorlar
| بِالْجِبْتِ: cibt'e
| وَالطَّاغُوتِ: ve tağut'a
| وَيَقُولُونَ: ve diyorlar
| لِلَّذِينَ: için
| كَفَرُوا: inkar edenler
| هَٰؤُلَاءِ: bunlar
| أَهْدَىٰ: daha doğru
| مِنَ: -den
| الَّذِينَ: kimseler-
| امَنُوا: inanan(lar)
| سَبِيلًا: yolda(dırlar)
| (4:51)
| الَّذِينَ:
| لَعَنَهُمُ: la'netlediği (insanlardır)
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَمَنْ: kimi
| يَلْعَنِ: la'netlerse
| اللَّهُ: Allah
| فَلَنْ:
| تَجِدَ: artık bulamazsın
| لَهُ: onun için
| نَصِيرًا: (hiçbir) yardımcı
| (4:52)
| لَهُمْ: onların var mı?
| نَصِيبٌ: bir payı
| مِنَ: -ten
| الْمُلْكِ: mülk-
| فَإِذًا: öyle olsaydı
| لَا:
| يُؤْتُونَ: vermezlerdi
| النَّاسَ: insanlara
| نَقِيرًا: bir çekirdek zerresi bile
| (4:53)
| يَحْسُدُونَ: kıskanıyorlar mı
| النَّاسَ: insanlara
| عَلَىٰ: yüzünden
| مَا: şeyi (vahiyleri)
| اتَاهُمُ: verdiği
| اللَّهُ: Allah'ın
| مِنْ: -ndan
| فَضْلِهِ: lutfu-
| فَقَدْ: oysa
| اتَيْنَا: biz verdik
| الَ: soyuna
| إِبْرَاهِيمَ: İbrahim
| الْكِتَابَ: Kitabı
| وَالْحِكْمَةَ: ve hikmeti
| وَاتَيْنَاهُمْ: ve onlara verdik
| مُلْكًا: bir mülk
| عَظِيمًا: büyük
| (4:54)
| مَنْ: kimi
| امَنَ: inandı
| بِهِ: O(Hak Kitabı)na
| وَمِنْهُمْ: onlardan
| مَنْ: kimi de
| صَدَّ: yüz çevirdi
| عَنْهُ: ondan
| وَكَفَىٰ: öylesine de yetti
| بِجَهَنَّمَ: cehennem
| سَعِيرًا: çılgın alevli
| (4:55)
| الَّذِينَ: kimseleri
| كَفَرُوا: inkar eden(leri)
| بِايَاتِنَا: ayetlerimizi
| سَوْفَ: yakında
| نُصْلِيهِمْ: sokacağız
| نَارًا: bir ateşe
| كُلَّمَا: her
| نَضِجَتْ: piştikçe
| جُلُودُهُمْ: derileri
| بَدَّلْنَاهُمْ: değiştireceğiz
| جُلُودًا: derileri
| غَيْرَهَا: başkasıyla
| لِيَذُوقُوا: tadsınlar diye
| الْعَذَابَ: azabı
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَزِيزًا: daima üstündür
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:56)
| امَنُوا: inanan
| وَعَمِلُوا: ve yapanları
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| سَنُدْخِلُهُمْ: sokacağız
| جَنَّاتٍ: cennetlere
| تَجْرِي: akan
| مِنْ: -ndan
| تَحْتِهَا: altları-
| الْأَنْهَارُ: ırmaklar
| خَالِدِينَ: kalacaklardır
| فِيهَا: orada
| أَبَدًا: sürekli
| لَهُمْ: kendilerine vardır
| فِيهَا: orada
| أَزْوَاجٌ: eşler de
| مُطَهَّرَةٌ: tertemiz
| وَنُدْخِلُهُمْ: ve onları sokacağız
| ظِلًّا: bir gölgeye
| ظَلِيلًا: (hiç güneş sızmayan) eşsiz
| (4:57)
| اللَّهَ: Allah
| يَأْمُرُكُمْ: size emreder
| أَنْ:
| تُؤَدُّوا: vermenizi
| الْأَمَانَاتِ: emanetleri
| إِلَىٰ:
| أَهْلِهَا: ehline
| وَإِذَا: ve zaman
| حَكَمْتُمْ: hükmettiğiniz
| بَيْنَ: arasında
| النَّاسِ: insanlar
| أَنْ:
| تَحْكُمُوا: hükmetmenizi
| بِالْعَدْلِ: adaletle
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| نِعِمَّا: ne güzel
| يَعِظُكُمْ: size öğüt veriyor
| بِهِ: onunla
| إِنَّ: doğrusu
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| سَمِيعًا: işitendir
| بَصِيرًا: görendir
| (4:58)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: iman eden(ler)
| أَطِيعُوا: ita'at edin
| اللَّهَ: Allah'a
| وَأَطِيعُوا: ve ita'at edin
| الرَّسُولَ: Elçiye
| وَأُولِي: ve sahibine
| الْأَمْرِ: buyruk
| مِنْكُمْ: sizden olan
| فَإِنْ: eğer
| تَنَازَعْتُمْ: anlaşmazlığa düşerseniz
| فِي: hakkında
| شَيْءٍ: herhangi bir şey
| فَرُدُّوهُ: onu götürün
| إِلَى:
| اللَّهِ: Allah'a
| وَالرَّسُولِ: ve Elçiye
| إِنْ: eğer
| كُنْتُمْ: iseniz
| تُؤْمِنُونَ: inanıyor
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَالْيَوْمِ: ve gününe
| الْاخِرِ: ahiret
| ذَٰلِكَ: bu
| خَيْرٌ: daha iyidir
| وَأَحْسَنُ: ve daha güzeldir
| تَأْوِيلًا: sonuç bakımından da
| (4:59)
| تَرَ: görmedin mi
| إِلَى:
| الَّذِينَ: kimseleri
| يَزْعُمُونَ: zanneden(leri)
| أَنَّهُمْ: sadece kendilerinin
| امَنُوا: inandıklarını
| بِمَا: şeylere
| أُنْزِلَ: indirilene
| إِلَيْكَ: sana
| وَمَا: ve şeylere
| أُنْزِلَ: indirilene
| مِنْ:
| قَبْلِكَ: ve senden önce
| يُرِيدُونَ: istiyorlar
| أَنْ:
| يَتَحَاكَمُوا: hakem olarak başvurmak
| إِلَى:
| الطَّاغُوتِ: tağuta
| وَقَدْ: oysa
| أُمِرُوا: emredilmişti
| أَنْ:
| يَكْفُرُوا: inkar etmeleri
| بِهِ: onu
| وَيُرِيدُ: ve istiyor
| الشَّيْطَانُ: Şeytan da
| أَنْ:
| يُضِلَّهُمْ: onları saptırmak
| ضَلَالًا: sapkınlıkla
| بَعِيدًا: iyice
| (4:60)
| قِيلَ: dendiği
| لَهُمْ: kendilerine
| تَعَالَوْا: gelin
| إِلَىٰ:
| مَا: şeye
| أَنْزَلَ: indirdiği(ne)
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَإِلَى: ve
| الرَّسُولِ: Elçiye
| رَأَيْتَ: görürsün
| الْمُنَافِقِينَ: o ikiyüzlülerin
| يَصُدُّونَ: uzaklaştıklarını
| عَنْكَ: senden
| صُدُودًا: büsbütün uzaklaşmakla
| (4:61)
| إِذَا: ne zaman ki
| أَصَابَتْهُمْ: başlarına gelince
| مُصِيبَةٌ: bir felaket
| بِمَا: yüzünden
| قَدَّمَتْ: yaptıkları (kötülükler)
| أَيْدِيهِمْ: elleriyle
| ثُمَّ: sonra hemen
| جَاءُوكَ: sana gelirler
| يَحْلِفُونَ: yemin ederler
| بِاللَّهِ: Allah'a
| إِنْ: diye
| أَرَدْنَا: biz istedik
| إِلَّا: sadece
| إِحْسَانًا: iyilik etmek
| وَتَوْفِيقًا: ve uzlaştırmak
| (4:62)
| الَّذِينَ: onlar ki
| يَعْلَمُ: bilir
| اللَّهُ: Allah
| مَا: olanı
| فِي:
| قُلُوبِهِمْ: onların kalblerinde
| فَأَعْرِضْ: aldırma
| عَنْهُمْ: onlara
| وَعِظْهُمْ: ve onlara öğüt ver
| وَقُلْ: ve söyle
| لَهُمْ: onların
| فِي:
| أَنْفُسِهِمْ: içlerine işleyecek
| قَوْلًا: bir söz
| بَلِيغًا: güzel
| (4:63)
| أَرْسَلْنَا: biz göndermedik
| مِنْ: hiçbir
| رَسُولٍ: elçiyi
| إِلَّا: başka bir amaçla
| لِيُطَاعَ: ita'at edilmekten
| بِإِذْنِ: izniyle
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَلَوْ: eğer
| أَنَّهُمْ: onlar
| إِذْ: zaman
| ظَلَمُوا: zulmettikleri
| أَنْفُسَهُمْ: kendilerine
| جَاءُوكَ: sana gelseler
| فَاسْتَغْفَرُوا: bağışlanma dileseler
| اللَّهَ: Allah'tan
| وَاسْتَغْفَرَ: ve bağışlanmasını dileseydi
| لَهُمُ: onların
| الرَّسُولُ: Elçi
| لَوَجَدُوا: elbette bulurlardı
| اللَّهَ: Allah'ı
| تَوَّابًا: affedici
| رَحِيمًا: merhametli
| (4:64)
| وَرَبِّكَ: ve Rabbini
| لَا: olmazlar
| يُؤْمِنُونَ: DOĞRULAYAMAZLAR
| حَتَّىٰ: edene DEK
| يُحَكِّمُوكَ: seni hakemleri
| فِيمَا: -şeylerde
| شَجَرَ: dallanmış-/dallanıp budaklanmış-
| بَيْنَهُمْ: aralarındaki-
| ثُمَّ: sonra
| لَا:
| يَجِدُوا: bulamazlar
| فِي: -için
| أَنْفُسِهِمْ: canları/kendileri-
| حَرَجًا: bir güç
| مِمَّا: -şeylerden
| قَضَيْتَ: bitirilmiş-
| وَيُسَلِّمُوا: ve barışırlarsa
| تَسْلِيمًا: barışın
| (4:65)
| أَنَّا: biz
| كَتَبْنَا: yazsaydık
| عَلَيْهِمْ: onlara
| أَنِ:
| اقْتُلُوا: öldürün
| أَنْفُسَكُمْ: kendinizi
| أَوِ: ya da
| اخْرُجُوا: çıkın
| مِنْ: -dan
| دِيَارِكُمْ: yurtlarınız-
| مَا:
| فَعَلُوهُ: bunu yapmazlardı
| إِلَّا: hariç
| قَلِيلٌ: pek azı
| مِنْهُمْ: içlerinden
| وَلَوْ: eğer
| أَنَّهُمْ: onlar
| فَعَلُوا: yapsalardı
| مَا: şeyi
| يُوعَظُونَ: öğütlenen
| بِهِ: kendilerine
| لَكَانَ: elbette olurdu
| خَيْرًا: daha iyi
| لَهُمْ: kendileri için
| وَأَشَدَّ: ve daha sağlam
| تَثْبِيتًا: sağlamlıkta
| (4:66)
| لَاتَيْنَاهُمْ: kendilerine verirdik
| مِنْ: -dan
| لَدُنَّا: katımız-
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:67)
| يُطِعِ: ita'at ederse
| اللَّهَ: Allah'a
| وَالرَّسُولَ: ve Elçi'ye
| فَأُولَٰئِكَ: işte onlar
| مَعَ: beraberdir
| الَّذِينَ: kimselerle
| أَنْعَمَ: ni'metlendirdiği
| اللَّهُ: Allah'ın
| عَلَيْهِمْ: kendilerini
| مِنَ:
| النَّبِيِّينَ: peygamberlerle
| وَالصِّدِّيقِينَ: ve sıddiklarla
| وَالشُّهَدَاءِ: ve şehidlerle
| وَالصَّالِحِينَ: ve Salihlerle
| وَحَسُنَ: ve ne güzel
| أُولَٰئِكَ: onlar
| رَفِيقًا: arkadaştır
| (4:69)
| الْفَضْلُ: ni'met
| مِنَ: -tandır
| اللَّهِ: Allah-
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| عَلِيمًا: bilen olarak
| (4:70)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| خُذُوا: alın
| حِذْرَكُمْ: korunma(tedbirleri)nizi
| فَانْفِرُوا: savaşa gidin
| ثُبَاتٍ: bölük bölük
| أَوِ: ya da
| انْفِرُوا: savaşa gidin
| جَمِيعًا: hep birlikte
| (4:71)
| مِنْكُمْ: içinizden
| لَمَنْ: bir kısmı var ki
| لَيُبَطِّئَنَّ: pek ağır davranır
| فَإِنْ: eğer
| أَصَابَتْكُمْ: size erişirse
| مُصِيبَةٌ: bir felaket
| قَالَ: der ki
| قَدْ: muhakkak
| أَنْعَمَ: lutfetti
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيَّ: bana
| إِذْ:
| لَمْ:
| أَكُنْ: bulunmadım
| مَعَهُمْ: onlarla beraber
| شَهِيدًا: hazır
| (4:72)
| أَصَابَكُمْ: size erişirse
| فَضْلٌ: bir ni'met
| مِنَ: -tan
| اللَّهِ: Allah-
| لَيَقُولَنَّ: der
| كَأَنْ: sanki
| لَمْ:
| تَكُنْ: yokmuş gibi
| بَيْنَكُمْ: sizinle
| وَبَيْنَهُ: kendisi arasında
| مَوَدَّةٌ: hiç sevgi
| يَا: EY/HEY/AH
| لَيْتَنِي: keşke ben
| كُنْتُ: olsaydım
| مَعَهُمْ: onlarla beraber
| فَأَفُوزَ: kazansaydım
| فَوْزًا: bir başarı
| عَظِيمًا: büyük
| (4:73)
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| الَّذِينَ: kimseler
| يَشْرُونَ: satan(lar)
| الْحَيَاةَ: hayatını
| الدُّنْيَا: dünya
| بِالْاخِرَةِ: ahireti karşılığında
| وَمَنْ: ve kim
| يُقَاتِلْ: savaşır da
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| فَيُقْتَلْ: öldürülür
| أَوْ: veya
| يَغْلِبْ: galib gelirse
| فَسَوْفَ: yakında
| نُؤْتِيهِ: biz ona vereceğiz
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:74)
| لَكُمْ: size
| لَا:
| تُقَاتِلُونَ: savaşmıyorsunuz
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| وَالْمُسْتَضْعَفِينَ: ve zayıf
| مِنَ: (uğrunda)
| الرِّجَالِ: erkekler
| وَالنِّسَاءِ: ve kadınlar
| وَالْوِلْدَانِ: ve çocuklar
| الَّذِينَ: kimseler
| يَقُولُونَ: diyorlar
| رَبَّنَا: Rabbimiz
| أَخْرِجْنَا: bizi çıkar
| مِنْ:
| هَٰذِهِ: şu
| الْقَرْيَةِ: kentten
| الظَّالِمِ: zalim
| أَهْلُهَا: halkı
| وَاجْعَلْ: ve ver
| لَنَا: bize
| مِنْ:
| لَدُنْكَ: katından
| وَلِيًّا: bir koruyucu
| وَاجْعَلْ: ve ver
| لَنَا: bize
| مِنْ:
| لَدُنْكَ: katından
| نَصِيرًا: bir yardımcı
| (4:75)
| امَنُوا: inanan(lar)
| يُقَاتِلُونَ: savaşırlar
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| وَالَّذِينَ: ve kimseler
| كَفَرُوا: inkar eden(ler)
| يُقَاتِلُونَ: savaşırlar
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| الطَّاغُوتِ: tağut
| فَقَاتِلُوا: o halde savaşın
| أَوْلِيَاءَ: dostlarıyle
| الشَّيْطَانِ: şeytanın
| إِنَّ: şüphesiz
| كَيْدَ: hilesi
| الشَّيْطَانِ: şeytanın
| كَانَ:
| ضَعِيفًا: zayıftır
| (4:76)
| تَرَ: görmedin mi
| إِلَى:
| الَّذِينَ: kimseleri
| قِيلَ: denilen(leri)
| لَهُمْ: kendilerine
| كُفُّوا: (savaştan) çekin
| أَيْدِيَكُمْ: ellerinizi
| وَأَقِيمُوا: ve doğrulmak
| الصَّلَاةَ: SaLâTe/Desteğe
| وَاتُوا: ve vermek
| الزَّكَاةَ: zekatı
| فَلَمَّا: zaman
| كُتِبَ: yazılıdığı
| عَلَيْهِمُ: kendilerine
| الْقِتَالُ: savaş
| إِذَا: hemen
| فَرِيقٌ: bir grup
| مِنْهُمْ: içlerinden
| يَخْشَوْنَ: korkmaya başladılar
| النَّاسَ: insanlardan
| كَخَشْيَةِ: korkar gibi
| اللَّهِ: Allah'tan
| أَوْ: hatta
| أَشَدَّ: daha fazla
| خَشْيَةً: korkuyla
| وَقَالُوا: ve dediler ki
| رَبَّنَا: Rabbimiz
| لِمَ: niçin
| كَتَبْتَ: yazdın
| عَلَيْنَا: bize
| الْقِتَالَ: savaş
| لَوْلَا: keşke
| أَخَّرْتَنَا: bizi erteleseydin
| إِلَىٰ: kadar
| أَجَلٍ: bir süreye
| قَرِيبٍ: yakın
| قُلْ: de ki
| مَتَاعُ: geçimi
| الدُّنْيَا: dünya
| قَلِيلٌ: azdır
| وَالْاخِرَةُ: ve ahiret
| خَيْرٌ: daha iyidir
| لِمَنِ: kimse için
| اتَّقَىٰ: korunan
| وَلَا:
| تُظْلَمُونَ: size haksızlık edilmez
| فَتِيلًا: kıl kadar
| (4:77)
| تَكُونُوا: olsanız
| يُدْرِكْكُمُ: yine sizi bulur
| الْمَوْتُ: ölüm
| وَلَوْ: ve eğer
| كُنْتُمْ: bulunsanız
| فِي: içinde
| بُرُوجٍ: kaleler
| مُشَيَّدَةٍ: sağlam
| وَإِنْ: ve eğer
| تُصِبْهُمْ: onlara erişirse
| حَسَنَةٌ: bir iyilik
| يَقُولُوا: derler
| هَٰذِهِ: bu
| مِنْ: -ındandır
| عِنْدِ: taraf-
| اللَّهِ: Allah
| وَإِنْ: eğer
| تُصِبْهُمْ: onlara erişirse
| سَيِّئَةٌ: bir kötülük
| يَقُولُوا: derler
| هَٰذِهِ: bu
| مِنْ: -dendir
| عِنْدِكَ: senin yüzün-
| قُلْ: de ki
| كُلٌّ: hepsi
| مِنْ: -ındandır
| عِنْدِ: taraf-
| اللَّهِ: Allah
| فَمَالِ: ne oluyor ki
| هَٰؤُلَاءِ: bu
| الْقَوْمِ: topluma
| لَا:
| يَكَادُونَ: yanaşmıyorlar
| يَفْقَهُونَ: anlamaya
| حَدِيثًا: söz
| (4:78)
| أَصَابَكَ: sana gelen
| مِنْ: her
| حَسَنَةٍ: iyilik
| فَمِنَ:
| اللَّهِ: Allah'tandır
| وَمَا: ve şey
| أَصَابَكَ: sana gelen
| مِنْ: her
| سَيِّئَةٍ: kötülük
| فَمِنْ: -ndendir
| نَفْسِكَ: kendi(günahın yüzü)
| وَأَرْسَلْنَاكَ: ve seni gönderdik
| لِلنَّاسِ: insanlara
| رَسُولًا: elçi
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| شَهِيدًا: şahid olarak
| (4:79)
| يُطِعِ: ita'at ederse
| الرَّسُولَ: Elçi'ye
| فَقَدْ: muhakkak ki
| أَطَاعَ: ita'at etmiş olur
| اللَّهَ: Allah'a
| وَمَنْ: kim de
| تَوَلَّىٰ: yüz çevirirse
| فَمَا:
| أَرْسَلْنَاكَ: biz seni göndermedik
| عَلَيْهِمْ: onların üzerine
| حَفِيظًا: bekçi
| (4:80)
| طَاعَةٌ: peki (tamam)
| فَإِذَا: fakat
| بَرَزُوا: çıkınca
| مِنْ: -dan
| عِنْدِكَ: senin yanın-
| بَيَّتَ: geceleyin kurarlar
| طَائِفَةٌ: birtakımı
| مِنْهُمْ: içlerinden
| غَيْرَ: tersini
| الَّذِي: şeyin
| تَقُولُ: söylemiş olduğun
| وَاللَّهُ: Allah
| يَكْتُبُ: yazmaktadır
| مَا: şeyleri
| يُبَيِّتُونَ: geceleyin düşünüp kurdukların
| فَأَعْرِضْ: sen aldırma
| عَنْهُمْ: onlara
| وَتَوَكَّلْ: ve dayan
| عَلَى:
| اللَّهِ: Allah'a
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| وَكِيلًا: vekil olarak
| (4:81)
| يَتَدَبَّرُونَ: düşünmüyorlar mı?
| الْقُرْانَ: Kur'an'ı
| وَلَوْ: ve eğer
| كَانَ: olsaydı
| مِنْ: -ından
| عِنْدِ: taraf-
| غَيْرِ: başkası
| اللَّهِ: Allah'tan
| لَوَجَدُوا: bulurlardı
| فِيهِ: onda
| اخْتِلَافًا: birbirini tutmaz
| كَثِيرًا: çok şey
| (4:82)
| جَاءَهُمْ: onlara gelse
| أَمْرٌ: bir haber
| مِنَ: (dair)
| الْأَمْنِ: güvene
| أَوِ: veya
| الْخَوْفِ: korkuya
| أَذَاعُوا: yayarlar
| بِهِ: onu
| وَلَوْ: halbuki
| رَدُّوهُ: onu götürselerdi
| إِلَى:
| الرَّسُولِ: Elçi'ye
| وَإِلَىٰ:
| أُولِي: ve sahiplerine
| الْأَمْرِ: buyruk
| مِنْهُمْ: aralarındaki
| لَعَلِمَهُ: bilirlerdi
| الَّذِينَ: kimseler
| يَسْتَنْبِطُونَهُ: işin içyüzünü araştıran(lar)
| مِنْهُمْ: onun ne olduğunu
| وَلَوْلَا: eğer olmasaydı
| فَضْلُ: lutfu
| اللَّهِ: Allah'ın
| عَلَيْكُمْ: size
| وَرَحْمَتُهُ: ve rahmeti
| لَاتَّبَعْتُمُ: uyardınız
| الشَّيْطَانَ: şeytana
| إِلَّا: hariç
| قَلِيلًا: pek azınız
| (4:83)
| فِي: yolunda
| سَبِيلِ:
| اللَّهِ: Allah
| لَا:
| تُكَلَّفُ: sen sorumlu değilsin
| إِلَّا: başkasından
| نَفْسَكَ: kendinden
| وَحَرِّضِ: ve teşvik et
| الْمُؤْمِنِينَ: inananları
| عَسَى: umulur ki
| اللَّهُ: Allah
| أَنْ:
| يَكُفَّ: kırar
| بَأْسَ: gücünü
| الَّذِينَ: kimselerin
| كَفَرُوا: inkar eden(lerin)
| وَاللَّهُ: Allah'ın
| أَشَدُّ: daha güçlüdür
| بَأْسًا: baskını
| وَأَشَدُّ: ve daha çetindir
| تَنْكِيلًا: cezası
| (4:84)
| يَشْفَعْ: destek olursa
| شَفَاعَةً: bir destekle
| حَسَنَةً: güzel
| يَكُنْ: vardır
| لَهُ: onun
| نَصِيبٌ: bir payı
| مِنْهَا: o işten
| وَمَنْ: ve kim
| يَشْفَعْ: destek olursa
| شَفَاعَةً: bir destekle
| سَيِّئَةً: kötü bir (işe)
| يَكُنْ: olur
| لَهُ: onun
| كِفْلٌ: bir payı
| مِنْهَا: o işten
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَلَىٰ:
| كُلِّ: her
| شَيْءٍ: şeyi
| مُقِيتًا: gözetip karşılığını verendir
| (4:85)
| حُيِّيتُمْ: selamlandığınız
| بِتَحِيَّةٍ: bir selam ile
| فَحَيُّوا: siz de selam verin
| بِأَحْسَنَ: daha güzeliyle
| مِنْهَا: ondan
| أَوْ: yahut
| رُدُّوهَا: aynen iade edin
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| عَلَىٰ:
| كُلِّ: her
| شَيْءٍ: şeyi
| حَسِيبًا: hesaplayandır
| (4:86)
| لَا: yoktur
| إِلَٰهَ: tanrı
| إِلَّا: başka
| هُوَ: O'ndan
| لَيَجْمَعَنَّكُمْ: sizi bir araya toplayacaktır
| إِلَىٰ:
| يَوْمِ: gününde
| الْقِيَامَةِ: kıyamet
| لَا: olmayan
| رَيْبَ: şüphe
| فِيهِ: kendinde
| وَمَنْ: kim olabilir?
| أَصْدَقُ: daha doğru
| مِنَ: -tan
| اللَّهِ: Allah-
| حَدِيثًا: sözlü
| (4:87)
| لَكُمْ: size
| فِي: hakkında
| الْمُنَافِقِينَ: münafıklar
| فِئَتَيْنِ: iki gruba ayrıldınız
| وَاللَّهُ: oysa Allah
| أَرْكَسَهُمْ: onları baş aşağı etmiştir
| بِمَا: işlerden dolayı
| كَسَبُوا: yaptıkları
| أَتُرِيدُونَ: mi istiyorsunuz?
| أَنْ:
| تَهْدُوا: doğru yola iletmek
| مَنْ: kimseyi
| أَضَلَّ: saptırdığı
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَمَنْ: ve birini
| يُضْلِلِ: saptırırsa
| اللَّهُ: Allah
| فَلَنْ: artık
| تَجِدَ: bulamazsınız
| لَهُ: onun için
| سَبِيلًا: bir yol
| (4:88)
| لَوْ: keşke
| تَكْفُرُونَ: siz de inkar etseniz
| كَمَا: gibi
| كَفَرُوا: kendilerin inkar ettiği
| فَتَكُونُونَ: ki onlarla olsanız
| سَوَاءً: eşit
| فَلَا:
| تَتَّخِذُوا: o halde edinmeyin
| مِنْهُمْ: onlardan
| أَوْلِيَاءَ: dostlar
| حَتَّىٰ: kadar
| يُهَاجِرُوا: onlar göç edinceye
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| فَإِنْ: eğer
| تَوَلَّوْا: yüz çevirirlerse
| فَخُذُوهُمْ: onları yakalayın
| وَاقْتُلُوهُمْ: ve öldürün
| حَيْثُ: nerede
| وَجَدْتُمُوهُمْ: bulursanız
| وَلَا:
| تَتَّخِذُوا: ve tutmayın
| مِنْهُمْ: onlardan
| وَلِيًّا: (ne) bir dost
| وَلَا: ve -etmeyin
| نَصِيرًا: yardım-
| (4:89)
| الَّذِينَ: -kimseler
| يَصِلُونَ: destekleşen-
| إِلَىٰ: -üzerine
| قَوْمٍ: bir topluluk-
| بَيْنَكُمْ: aranızdaki-
| وَبَيْنَهُمْ: aralarında
| مِيثَاقٌ: anlaşmış
| أَوْ: veya
| جَاءُوكُمْ: size gelen
| حَصِرَتْ: sıkılarak
| صُدُورُهُمْ: yürekleri
| أَنْ:
| يُقَاتِلُوكُمْ: sizinle savaşmaktan
| أَوْ: veya
| يُقَاتِلُوا: savaşmaktan
| قَوْمَهُمْ: kendi toplumlarıyle
| وَلَوْ: eğer
| شَاءَ: dileseydi
| اللَّهُ: Allah
| لَسَلَّطَهُمْ: onları salardı
| عَلَيْكُمْ: sizin üstünüze
| فَلَقَاتَلُوكُمْ: sizinle savaşırlardı
| فَإِنِ: o halde
| اعْتَزَلُوكُمْ: onlar sizden uzak dururlar
| فَلَمْ:
| يُقَاتِلُوكُمْ: sizinle savaşmazlar
| وَأَلْقَوْا: ve isterlerse
| إِلَيْكُمُ: sizinle
| السَّلَمَ: barış içinde yaşamak
| فَمَا:
| جَعَلَ: vermemiştir
| اللَّهُ: Allah
| لَكُمْ: size
| عَلَيْهِمْ: onların aleyhine
| سَبِيلًا: bir yol
| (4:90)
| اخَرِينَ: başkalarını
| يُرِيدُونَ: ister
| أَنْ:
| يَأْمَنُوكُمْ: sizden emin olmak
| وَيَأْمَنُوا: ve emin olmak
| قَوْمَهُمْ: kendi toplumlarından
| كُلَّ: her ne zaman
| مَا: ne
| رُدُّوا: götürülseler
| إِلَى:
| الْفِتْنَةِ: fitneye
| أُرْكِسُوا: başaşağı atılırlar
| فِيهَا: (fitnenin) içine
| فَإِنْ: eğer
| لَمْ:
| يَعْتَزِلُوكُمْ: sizden uzak durmazlarsa
| وَيُلْقُوا: ve istemezlerse
| إِلَيْكُمُ: sizinle
| السَّلَمَ: barış içinde yaşamak
| وَيَكُفُّوا: (saldırıdan) çekmezlerse
| أَيْدِيَهُمْ: ellerini
| فَخُذُوهُمْ: onları yakalayın
| وَاقْتُلُوهُمْ: ve öldürün
| حَيْثُ: nerede
| ثَقِفْتُمُوهُمْ: bulursanız
| وَأُولَٰئِكُمْ: işte öylelerine
| جَعَلْنَا: verdik
| لَكُمْ: size
| عَلَيْهِمْ: karşı
| سُلْطَانًا: bir yetki
| مُبِينًا: açık
| (4:91)
| كَانَ:
| لِمُؤْمِنٍ: bir mü'minin
| أَنْ:
| يَقْتُلَ: öldürmesi
| مُؤْمِنًا: bir mü'mini
| إِلَّا: dışında
| خَطَأً: yanlışlık
| وَمَنْ: ve kim ki
| قَتَلَ: öldürdü
| مُؤْمِنًا: bir mü'mini
| خَطَأً: yanlışlıkla
| فَتَحْرِيرُ: azadetmelidir
| رَقَبَةٍ: bir köle
| مُؤْمِنَةٍ: mü'min
| وَدِيَةٌ: ve bir diyet
| مُسَلَّمَةٌ: vermelidir
| إِلَىٰ:
| أَهْلِهِ: ölenin ailesine
| إِلَّا: başka
| أَنْ:
| يَصَّدَّقُوا: bağışlamaları
| فَإِنْ: eğer
| كَانَ: ise
| مِنْ: -tan
| قَوْمٍ: bir topluluk-
| عَدُوٍّ: düşmanınız olan
| لَكُمْ: sizin
| وَهُوَ: o (öldürülen)
| مُؤْمِنٌ: mü'min
| فَتَحْرِيرُ: azadetmelidir
| رَقَبَةٍ: bir köle
| مُؤْمِنَةٍ: mü'min
| وَإِنْ: ve eğer
| كَانَ: ise
| مِنْ:
| قَوْمٍ: bir topluluktan
| بَيْنَكُمْ: sizinle
| وَبَيْنَهُمْ: kendileri arasında
| مِيثَاقٌ: andlaşma bulunan
| فَدِيَةٌ: bir diyet
| مُسَلَّمَةٌ: verilecektir
| إِلَىٰ:
| أَهْلِهِ: ailesine
| وَتَحْرِيرُ: ve azadetmek lazımdır
| رَقَبَةٍ: bir köle
| مُؤْمِنَةٍ: mü'min
| فَمَنْ: kimse
| لَمْ:
| يَجِدْ: bunları bulamayan
| فَصِيَامُ: oruç tutmalıdır
| شَهْرَيْنِ: iki ay
| مُتَتَابِعَيْنِ: ardı ardına
| تَوْبَةً: tevbesinin kabulü için
| مِنَ: tarafından
| اللَّهِ: Allah
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:92)
| يَقْتُلْ: öldürürse
| مُؤْمِنًا: bir mü'mini
| مُتَعَمِّدًا: kasden
| فَجَزَاؤُهُ: onun cezası
| جَهَنَّمُ: cehennemdir
| خَالِدًا: sürekli kalacağı
| فِيهَا: içinde
| وَغَضِبَ: ve gazabetmiştir
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيْهِ: ona
| وَلَعَنَهُ: ve la'net etmiştir
| وَأَعَدَّ: ve hazırlamıştır
| لَهُ: onun için
| عَذَابًا: bir azab
| عَظِيمًا: büyük
| (4:93)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| إِذَا: zaman
| ضَرَبْتُمْ: savaşa çıktığınız
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| فَتَبَيَّنُوا: iyi anlayın, dinleyin
| وَلَا:
| تَقُولُوا: demeyin
| لِمَنْ: kimseye
| أَلْقَىٰ: veren
| إِلَيْكُمُ: size
| السَّلَامَ: selam
| لَسْتَ: sen değilsin
| مُؤْمِنًا: mü'min
| تَبْتَغُونَ: gözeterek
| عَرَضَ: geçici menfaatini
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| فَعِنْدَ: çünkü yanında
| اللَّهِ: Allah'ın
| مَغَانِمُ: ganimetler vardır
| كَثِيرَةٌ: çok
| كَذَٰلِكَ: böyle idiniz
| كُنْتُمْ: siz de
| مِنْ:
| قَبْلُ: önceden
| فَمَنَّ: lutfetti
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيْكُمْ: size
| فَتَبَيَّنُوا: o halde iyice anlayın
| إِنَّ: çünkü
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| بِمَا: şeyleri
| تَعْمَلُونَ: yaptıklarınız
| خَبِيرًا: haber almaktadır
| (4:94)
| يَسْتَوِي: eşit
| الْقَاعِدُونَ: yerlerinde oturanlar
| مِنَ:
| الْمُؤْمِنِينَ: inananlardan
| غَيْرُ: dışında
| أُولِي: sahipleri
| الضَّرَرِ: özür
| وَالْمُجَاهِدُونَ: ve cihad edenler
| فِي:
| سَبِيلِ: yolunda
| اللَّهِ: Allah
| بِأَمْوَالِهِمْ: mallariyle
| وَأَنْفُسِهِمْ: canlariyle
| فَضَّلَ: üstün kılmıştır
| اللَّهُ: Allah
| الْمُجَاهِدِينَ: cihadedenleri
| بِأَمْوَالِهِمْ: mallariyle
| وَأَنْفُسِهِمْ: canlariyle
| عَلَى:
| الْقَاعِدِينَ: oturanlardan
| دَرَجَةً: derece bakımından
| وَكُلًّا: ve hepsine
| وَعَدَ: va'detmiştir
| اللَّهُ: Allah
| الْحُسْنَىٰ: güzellik
| وَفَضَّلَ: ve üstün kılmıştır
| اللَّهُ: Allah
| الْمُجَاهِدِينَ: mücahidleri
| عَلَى:
| الْقَاعِدِينَ: oturanlardan
| أَجْرًا: ecirle
| عَظِيمًا: çok daha büyük
| (4:95)
| مِنْهُ: kendi katından
| وَمَغْفِرَةً: ve bağış
| وَرَحْمَةً: ve rahmet
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| غَفُورًا: bağışlayandır
| رَحِيمًا: esirgeyendir
| (4:96)
| الَّذِينَ:
| تَوَفَّاهُمُ: canlarını alırken
| الْمَلَائِكَةُ: melekler
| ظَالِمِي: yazık eden kimselere
| أَنْفُسِهِمْ: nefislerine
| قَالُوا: dediler
| فِيمَ: ne işte
| كُنْتُمْ: idiniz
| قَالُوا: dediler
| كُنَّا:
| مُسْتَضْعَفِينَ: biz aciz düşürülmüştük
| فِي:
| الْأَرْضِ: yer yüzünde
| قَالُوا: (Melekler) dediler ki
| أَلَمْ:
| تَكُنْ: değil miydi?
| أَرْضُ: yeri
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَاسِعَةً: geniş
| فَتُهَاجِرُوا: göç edeydiniz
| فِيهَا: onda
| فَأُولَٰئِكَ: işte onların
| مَأْوَاهُمْ: durağı
| جَهَنَّمُ: cehennemdir
| وَسَاءَتْ: ve ne kötü
| مَصِيرًا: bir gidiş yeridir
| (4:97)
| الْمُسْتَضْعَفِينَ: gerçekten zayıf
| مِنَ:
| الرِّجَالِ: erkekler
| وَالنِّسَاءِ: ve kadınlar
| وَالْوِلْدَانِ: ve çocuklar
| لَا:
| يَسْتَطِيعُونَ: gücü yetmeyenler
| حِيلَةً: hiçbir çareye
| وَلَا:
| يَهْتَدُونَ: ve (göç için) bulamayan
| سَبِيلًا: yol
| (4:98)
| عَسَى: umulur
| اللَّهُ: Allah'ın
| أَنْ:
| يَعْفُوَ: affetmesi
| عَنْهُمْ: onları
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: ve Allah
| عَفُوًّا: çok affedendir
| غَفُورًا: çok bağışlayandır
| (4:99)
| يُهَاجِرْ: göçerler/çıkarlar
| فِي: -nda
| سَبِيلِ: yolu
| اللَّهِ: Allah
| يَجِدْ: bulanlar
| فِي: -nde/nda
| الْأَرْضِ: arz / yeryüzü
| مُرَاغَمًا: sığınak
| كَثِيرًا: çok
| وَسَعَةً: ve geniş
| وَمَنْ: ve -den/dan
| يَخْرُجْ: göçerler/çıkarlar
| مِنْ: -den/dan
| بَيْتِهِ: Yapısın
| مُهَاجِرًا: göçürülmüş/çıkarılmış
| إِلَى:
| اللَّهِ: Allah'a
| وَرَسُولِهِ: ve Elçisine
| ثُمَّ: sonra
| يُدْرِكْهُ: kendisine yetişirse
| الْمَوْتُ: ölüm
| فَقَدْ: muhakkak
| وَقَعَ: düşer
| أَجْرُهُ: onun mükafatı
| عَلَى:
| اللَّهِ: Allah'a
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| غَفُورًا: bağışlayandır
| رَحِيمًا: esirgeyendir
| (4:100)
| ضَرَبْتُمْ: sefere çıktığınız
| فِي:
| الْأَرْضِ: yeryüzünde
| فَلَيْسَ: yoktur
| عَلَيْكُمْ: size
| جُنَاحٌ: bir günah
| أَنْ:
| تَقْصُرُوا: kısaltmanızda
| مِنَ: -dan
| الصَّلَاةِ: SaLâT/Destek
| إِنْ: eğer
| خِفْتُمْ: korkarsanız
| أَنْ:
| يَفْتِنَكُمُ: size bir kötülük yapmalarından
| الَّذِينَ: kimselerin
| كَفَرُوا: inkar eden(lerin)
| إِنَّ: muhakkak ki
| الْكَافِرِينَ: kafirler
| كَانُوا:
| لَكُمْ: sizin
| عَدُوًّا: düşmanınızdır
| مُبِينًا: açık
| (4:101)
| كُنْتَ: olduğun-
| فِيهِمْ: içlerinde
| فَأَقَمْتَ: Zira doğrult
| لَهُمُ: onları
| الصَّلَاةَ: SaLâTe/Desteğe
| فَلْتَقُمْ: doğrulsunlar
| طَائِفَةٌ: -bir tayfa/bölük
| مِنْهُمْ: onlardan-
| مَعَكَ: seninle beraber/beraberinde
| وَلْيَأْخُذُوا: ve edinsinler/alsınlar
| أَسْلِحَتَهُمْ: silahlarını/ıslahatlarını
| فَإِذَا:
| سَجَدُوا: saydıklarında
| فَلْيَكُونُوا: geçsinler
| مِنْ:
| وَرَائِكُمْ: arkanıza/ardınıza
| وَلْتَأْتِ: ve gelsin
| طَائِفَةٌ: -tayfa/bölük
| أُخْرَىٰ: öteki-
| لَمْ: -meyen
| يُصَلُّوا: destekleşmeyen
| فَلْيُصَلُّوا: zira destekleşsinler
| مَعَكَ: seninle beraber/beraberinde
| وَلْيَأْخُذُوا: ve alsınlar/edinsinler
| حِذْرَهُمْ: tedbirlerini/hazırlıklarını
| وَأَسْلِحَتَهُمْ: ve silahlarını/ıslahatlarını
| وَدَّ: istediler ki
| الَّذِينَ: kimseler
| كَفَرُوا: inkar eden(ler)
| لَوْ: keşke
| تَغْفُلُونَ: gafilleşseniz
| عَنْ: -dan
| أَسْلِحَتِكُمْ: silahlarınız/ıslahatlarınız
| وَأَمْتِعَتِكُمْ: ve metanız-
| فَيَمِيلُونَ: Zira meyilli
| عَلَيْكُمْ: olsanız
| مَيْلَةً: -meyletse
| وَاحِدَةً: biriniz-
| وَلَا: ve yok
| جُنَاحَ: günah
| عَلَيْكُمْ: üzerinize
| إِنْ: Kİ
| كَانَ: -oldu/idi
| بِكُمْ: sizinle-
| أَذًى: üzüntü/eza/ezilmişlik
| مِنْ:
| مَطَرٍ: yağışında
| أَوْ: veya
| كُنْتُمْ: -olduğunuzda
| مَرْضَىٰ: marazlı(kuşkucu)-
| أَنْ: Kİ
| تَضَعُوا: bırakın
| أَسْلِحَتَكُمْ: silahlarınızı/ıslahatınızı
| وَخُذُوا: ve alın/edinin
| حِذْرَكُمْ: tedbirinizi/hazırlığınızı
| إِنَّ: Kİ
| اللَّهَ: Allah
| أَعَدَّ: hazırladı/iade etti
| لِلْكَافِرِينَ: kafirlere
| عَذَابًا: -azabı
| مُهِينًا: alçaltıcı-
| (4:102)
| قَضَيْتُمُ: bitirdiğiniz/kaza ettiğiniz-
| الصَّلَاةَ: SaLâTı / Desteği
| فَاذْكُرُوا: Zira -hatırla/an
| اللَّهَ: Allah'ı-
| قِيَامًا: doğrulmuşken
| وَقُعُودًا: ve otururken
| وَعَلَىٰ: ve -üzereyken
| جُنُوبِكُمْ: yanlarınız-
| فَإِذَا: -zaman
| اطْمَأْنَنْتُمْ: yatıştığınız-
| فَأَقِيمُوا: Zira doğrul
| الصَّلَاةَ: SaLâTe / Desteğe
| إِنَّ: Kİ
| الصَّلَاةَ: SaLâTe / Destek
| كَانَتْ: --idi/oldu
| عَلَى: -üzerine
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minler-
| كِتَابًا: -yazılmış--
| مَوْقُوتًا: vakitli olarak/belirlenerek-
| (4:103)
| تَهِنُوا: gevşeklik göstermeyin
| فِي:
| ابْتِغَاءِ: takibetmekte
| الْقَوْمِ: o topluluğu
| إِنْ: eğer
| تَكُونُوا: siz
| تَأْلَمُونَ: acı çekiyorsanuz
| فَإِنَّهُمْ: onlar da
| يَأْلَمُونَ: acı çekmektedirler
| كَمَا: gibi
| تَأْلَمُونَ: sizin acı çektiğiniz
| وَتَرْجُونَ: ve siz ummaktasınız
| مِنَ:
| اللَّهِ: Allah'tan
| مَا: şeyleri
| لَا:
| يَرْجُونَ: onların ummayacakları
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Alah
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:104)
| أَنْزَلْنَا: indirdik ki
| إِلَيْكَ: sana
| الْكِتَابَ: Kitabı
| بِالْحَقِّ: gerçek ile
| لِتَحْكُمَ: hüküm veresin diye
| بَيْنَ: arasında
| النَّاسِ: insanlar
| بِمَا: biçimde
| أَرَاكَ: sana gösterdiği
| اللَّهُ: Allah'ın
| وَلَا:
| تَكُنْ: olma
| لِلْخَائِنِينَ: hainlerin
| خَصِيمًا: savunucusu
| (4:105)
| اللَّهَ: Allah'tan
| إِنَّ: kuşkusuz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| غَفُورًا: bağışlayandır
| رَحِيمًا: esirgeyendir
| (4:106)
| تُجَادِلْ: savunma
| عَنِ:
| الَّذِينَ: kimseleri
| يَخْتَانُونَ: hainlik eden(leri)
| أَنْفُسَهُمْ: kendilerine
| إِنَّ: zira
| اللَّهَ: Allah
| لَا:
| يُحِبُّ: sevmez
| مَنْ: kimseyi
| كَانَ:
| خَوَّانًا: hainlik yapan
| أَثِيمًا: günah işleyen
| (4:107)
| مِنَ:
| النَّاسِ: insanlardan
| وَلَا:
| يَسْتَخْفُونَ: gizlenmiyorlar
| مِنَ:
| اللَّهِ: Allah'tan
| وَهُوَ: oysa O
| مَعَهُمْ: onlarla beraberdir
| إِذْ: zaman
| يُبَيِّتُونَ: geceleyin söyledikleri
| مَا: şeyleri
| لَا:
| يَرْضَىٰ: (O'nun) istemediği
| مِنَ:
| الْقَوْلِ: sözü
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| بِمَا: herşeyi
| يَعْمَلُونَ: onların yaptıkları
| مُحِيطًا: kuşatmıştır
| (4:108)
| أَنْتُمْ: sizin
| هَٰؤُلَاءِ: siz
| جَادَلْتُمْ: savundunuz
| عَنْهُمْ: onları
| فِي:
| الْحَيَاةِ: hayatında
| الدُّنْيَا: dünya
| فَمَنْ: ya kim
| يُجَادِلُ: savunacak
| اللَّهَ: Allah'a karşı
| عَنْهُمْ: onları
| يَوْمَ: günü
| الْقِيَامَةِ: kıyamet
| أَمْ: ya da
| مَنْ: kim
| يَكُونُ: olacak
| عَلَيْهِمْ: onlara
| وَكِيلًا: vekil
| (4:109)
| يَعْمَلْ: yaparsa
| سُوءًا: bir kötülük
| أَوْ: yahut
| يَظْلِمْ: zulmederse
| نَفْسَهُ: nefsine
| ثُمَّ: sonra
| يَسْتَغْفِرِ: mağfiret dilerse
| اللَّهَ: Allah'tan
| يَجِدِ: bulur
| اللَّهَ: Allah'ı
| غَفُورًا: bağışlayıcı
| رَحِيمًا: ve esirgeyici
| (4:110)
| يَكْسِبْ: işlerse
| إِثْمًا: bir günah
| فَإِنَّمَا: muhakkak
| يَكْسِبُهُ: onu kazanır
| عَلَىٰ: aleyhine
| نَفْسِهِ: kendi
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:111)
| يَكْسِبْ: işlerse
| خَطِيئَةً: bir hata
| أَوْ: ya da
| إِثْمًا: günah
| ثُمَّ: sonra
| يَرْمِ: üstüne atarsa
| بِهِ: onu
| بَرِيئًا: bir suçsuzun
| فَقَدِ: muhakkak ki
| احْتَمَلَ: yüklenmiş olur
| بُهْتَانًا: büyük bir iftira
| وَإِثْمًا: ve bir günah
| مُبِينًا: açık
| (4:112)
| فَضْلُ: lutfu
| اللَّهِ: Allah'ın
| عَلَيْكَ: sana
| وَرَحْمَتُهُ: ve acıması
| لَهَمَّتْ: yeltenmişti
| طَائِفَةٌ: bir grup
| مِنْهُمْ: onlardan
| أَنْ:
| يُضِلُّوكَ: seni saptırmağa
| وَمَا:
| يُضِلُّونَ: onlar saptıramazlar
| إِلَّا: başkasını
| أَنْفُسَهُمْ: kendilerinden
| وَمَا:
| يَضُرُّونَكَ: sana zarar veremezler
| مِنْ: hiçbir
| شَيْءٍ: şey
| وَأَنْزَلَ: ve indirdi
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيْكَ: sana
| الْكِتَابَ: Kitabı
| وَالْحِكْمَةَ: ve hikmeti
| وَعَلَّمَكَ: ve sana öğretti
| مَا: şeyleri
| لَمْ:
| تَكُنْ: olmadığın
| تَعْلَمُ: biliyor
| وَكَانَ: ve
| فَضْلُ: lutfu
| اللَّهِ: Allah'ın
| عَلَيْكَ: sana
| عَظِيمًا: büyüktür
| (4:113)
| خَيْرَ: hayır
| فِي:
| كَثِيرٍ: çoğunda
| مِنْ:
| نَجْوَاهُمْ: gizli konuşmalarının
| إِلَّا: yalnız hariç
| مَنْ: kimse
| أَمَرَ: emreden
| بِصَدَقَةٍ: sadakayı
| أَوْ: yahut
| مَعْرُوفٍ: iyiliği
| أَوْ: ya da
| إِصْلَاحٍ: düzeltmeyi
| بَيْنَ: arasını
| النَّاسِ: insanların
| وَمَنْ: ve kim
| يَفْعَلْ: yaparsa
| ذَٰلِكَ: bunu
| ابْتِغَاءَ: amacıyle
| مَرْضَاتِ: rızasını kazanmak
| اللَّهِ: Allah'ın
| فَسَوْفَ: yakında
| نُؤْتِيهِ: ona vereceğiz
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:114)
| يُشَاقِقِ: karşı gelir
| الرَّسُولَ: Elçi'ye
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonra
| مَا:
| تَبَيَّنَ: belli olduktan
| لَهُ: kendisine
| الْهُدَىٰ: doğru yol
| وَيَتَّبِعْ: ve uyarsa
| غَيْرَ: başkasına
| سَبِيلِ: yolundan
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlerin
| نُوَلِّهِ: onu yöneltiriz
| مَا:
| تَوَلَّىٰ: döndüğü (yola)
| وَنُصْلِهِ: ve sokarız
| جَهَنَّمَ: cehenneme
| وَسَاءَتْ: ne kötü
| مَصِيرًا: bir gidiş yeridir
| (4:115)
| اللَّهَ: Allah
| لَا:
| يَغْفِرُ: bağışlamaz
| أَنْ:
| يُشْرَكَ: ortak koşulmasını
| بِهِ: kendisine
| وَيَغْفِرُ: ve bağışlar
| مَا: herşeyi
| دُونَ: başka
| ذَٰلِكَ: bundan
| لِمَنْ: kimseye
| يَشَاءُ: dilediği
| وَمَنْ: ve kim
| يُشْرِكْ: ortak koşarsa
| بِاللَّهِ: Allah'a
| فَقَدْ: muhakkak
| ضَلَّ: sapıklığa düşmüştür
| ضَلَالًا: bir sapkınlıkla
| بَعِيدًا: uzak
| (4:116)
| يَدْعُونَ: çağırıyorlar
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'nu bırakıp da
| إِلَّا: yalnızca
| إِنَاثًا: birtakım dişilere
| وَإِنْ:
| يَدْعُونَ: ve çağırıyorlar
| إِلَّا: yalnızca
| شَيْطَانًا: şeytana
| مَرِيدًا: asi
| (4:117)
| اللَّهُ: Allah
| وَقَالَ: ve (o da) dedi
| لَأَتَّخِذَنَّ: elbette alacağım
| مِنْ: -dan
| عِبَادِكَ: senin kulların-
| نَصِيبًا: bir pay
| مَفْرُوضًا: belirli
| (4:118)
| وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ: ve mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım
| وَلَامُرَنَّهُمْ: ve onlara emredeceğim
| فَلَيُبَتِّكُنَّ: yaracaklar
| اذَانَ: kulaklarını
| الْأَنْعَامِ: hayvanların
| وَلَامُرَنَّهُمْ: ve onlara emredeceğim
| فَلَيُغَيِّرُنَّ: değiştirecekler
| خَلْقَ: yaratışını
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَمَنْ: ve kim
| يَتَّخِذِ: tutarsa
| الشَّيْطَانَ: şeytanı
| وَلِيًّا: dost
| مِنْ:
| دُونِ: yerine
| اللَّهِ: Allah'ın
| فَقَدْ: muhakkak ki
| خَسِرَ: ziyana uğramıştır
| خُسْرَانًا: bir ziyanla
| مُبِينًا: açık
| (4:119)
| وَيُمَنِّيهِمْ: ve umut verir
| وَمَا: ve değildir
| يَعِدُهُمُ: sözü
| الشَّيْطَانُ: şeytanın
| إِلَّا: başka bir şey
| غُرُورًا: aldatmadan
| (4:120)
| مَأْوَاهُمْ: varacağı yer
| جَهَنَّمُ: cehennemdir
| وَلَا:
| يَجِدُونَ: asla bulamazlar
| عَنْهَا: ondan
| مَحِيصًا: kaçmak (imkanı)
| (4:121)
| امَنُوا: inanan(ları)
| وَعَمِلُوا: ve yapanları
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| سَنُدْخِلُهُمْ: sokacağız
| جَنَّاتٍ: cennetlere
| تَجْرِي: akan
| مِنْ:
| تَحْتِهَا: altlarından
| الْأَنْهَارُ: ırmaklar
| خَالِدِينَ: kalacaklardır
| فِيهَا: orada
| أَبَدًا: ebedi
| وَعْدَ: bu va'didir
| اللَّهِ: Allah'ın
| حَقًّا: gerçek
| وَمَنْ: kim olabilir?
| أَصْدَقُ: daha doğru
| مِنَ: -tan
| اللَّهِ: Allah-
| قِيلًا: sözlü
| (4:122)
| بِأَمَانِيِّكُمْ: sizin kuruntularınızla
| وَلَا: ve olmaz
| أَمَانِيِّ: kuruntularıyla
| أَهْلِ: ehlinin
| الْكِتَابِ: Kitap
| مَنْ: kimse
| يَعْمَلْ: yapan
| سُوءًا: kötülük
| يُجْزَ: cezalandırılır
| بِهِ: onunla
| وَلَا:
| يَجِدْ: ve bulamaz
| لَهُ: kendisine
| مِنْ:
| دُونِ: başka
| اللَّهِ: Allah'tan
| وَلِيًّا: (ne) bir dost
| وَلَا: ne de
| نَصِيرًا: bir yardımcı
| (4:123)
| يَعْمَلْ: yaparsa
| مِنَ:
| الصَّالِحَاتِ: güzel işler
| مِنْ:
| ذَكَرٍ: erkekten
| أَوْ: veya
| أُنْثَىٰ: kadından
| وَهُوَ: ve onlar
| مُؤْمِنٌ: inanarak
| فَأُولَٰئِكَ: işte öyle kimseler
| يَدْخُلُونَ: girerler
| الْجَنَّةَ: cennete
| وَلَا:
| يُظْلَمُونَ: ve haksızlığa uğratılmazlar
| نَقِيرًا: zerre kadar
| (4:124)
| أَحْسَنُ: daha güzeldir?
| دِينًا: din yönünden
| مِمَّنْ: kimseden
| أَسْلَمَ: teslim eden
| وَجْهَهُ: yüzünü
| لِلَّهِ: Allah'a
| وَهُوَ: o
| مُحْسِنٌ: iyilik edici olarak
| وَاتَّبَعَ: ve tabi olan
| مِلَّةَ: dinine
| إِبْرَاهِيمَ: İbrahim
| حَنِيفًا: dosdoğru
| وَاتَّخَذَ: edinmişti
| اللَّهُ: Allah
| إِبْرَاهِيمَ: İbrahim'i
| خَلِيلًا: dost
| (4:125)
| مَا: hepsi
| فِي: olanların
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَمَا: hepsi
| فِي: olanların
| الْأَرْضِ: ve yerde
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| بِكُلِّ: her
| شَيْءٍ: şeyi
| مُحِيطًا: kuşatmıştır
| (4:126)
| فِي: hakkında
| النِّسَاءِ: kadınlar
| قُلِ: de ki
| اللَّهُ: Allah
| يُفْتِيكُمْ: size hükmünü açıklıyor
| فِيهِنَّ: onlar hakkında
| وَمَا: vardır
| يُتْلَىٰ: okunan(ayet)ler
| عَلَيْكُمْ: size
| فِي:
| الْكِتَابِ: Kitapta
| فِي: hakkında
| يَتَامَى: öksüz
| النِّسَاءِ: kadınlar
| اللَّاتِي: onlar ki
| لَا:
| تُؤْتُونَهُنَّ: onlara vermiyorsunuz
| مَا: olanı
| كُتِبَ: yazılmış
| لَهُنَّ: kendilerine
| وَتَرْغَبُونَ: ve istiyorsunuz
| أَنْ:
| تَنْكِحُوهُنَّ: kendileriyle evlenmek
| وَالْمُسْتَضْعَفِينَ: ve zavallı
| مِنَ: hakkında
| الْوِلْدَانِ: çocuklar
| وَأَنْ: ve hakkında
| تَقُومُوا: yerine getirmeniz
| لِلْيَتَامَىٰ: öksüzlere karşı
| بِالْقِسْطِ: adaleti
| وَمَا:
| تَفْعَلُوا: yapacağınız
| مِنْ: her
| خَيْرٍ: hayrı
| فَإِنَّ: muhakkak ki
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| بِهِ: onu
| عَلِيمًا: bilir
| (4:127)
| امْرَأَةٌ: bir kadın
| خَافَتْ: korkarsa
| مِنْ:
| بَعْلِهَا: kocasının
| نُشُوزًا: huysuzluğundan
| أَوْ: yahut
| إِعْرَاضًا: yüz çevirmesinden
| فَلَا: yoktur
| جُنَاحَ: günah
| عَلَيْهِمَا: ikisine de
| أَنْ:
| يُصْلِحَا: düzeltmelerinde
| بَيْنَهُمَا: aralarını
| صُلْحًا: anlaşma ile
| وَالصُّلْحُ: ve barış
| خَيْرٌ: daima iyidir
| وَأُحْضِرَتِ: ve hazırdır
| الْأَنْفُسُ: nefisler
| الشُّحَّ: cimriliğe
| وَإِنْ: eğer
| تُحْسِنُوا: güzel geçinir
| وَتَتَّقُوا: ve sakınırsanız
| فَإِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| بِمَا: şeyleri
| تَعْمَلُونَ: yaptıklarınız
| خَبِيرًا: haber alır
| (4:128)
| تَسْتَطِيعُوا: ve yapamazsınız
| أَنْ:
| تَعْدِلُوا: (tam) adalet
| بَيْنَ: arasında
| النِّسَاءِ: kadınlar
| وَلَوْ: ne kadar
| حَرَصْتُمْ: isteseniz de
| فَلَا:
| تَمِيلُوا: öyle ise meylemeyin
| كُلَّ: (birine) tamamen
| الْمَيْلِ: yönelişle
| فَتَذَرُوهَا: ötekini bırakmayın
| كَالْمُعَلَّقَةِ: askıda (kocasızmış) gibi
| وَإِنْ: eğer
| تُصْلِحُوا: arayı düzeltir
| وَتَتَّقُوا: sakınırsanız
| فَإِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ:
| غَفُورًا: bağışlayandır
| رَحِيمًا: esirgeyendir
| (4:129)
| يَتَفَرَّقَا: (eşler) ayrılırlarsa
| يُغْنِ: zengin eder
| اللَّهُ: Allah
| كُلًّا: onların her birini
| مِنْ:
| سَعَتِهِ: bol ni'metiyle
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah(ın)
| وَاسِعًا: (ni'meti) geniştir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:130)
| مَا: olanlar
| فِي:
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَمَا: ve olanlar
| فِي:
| الْأَرْضِ: yerde
| وَلَقَدْ: muhakkak
| وَصَّيْنَا: tavsiye ettik
| الَّذِينَ: kimselere
| أُوتُوا: verilen(lere)
| الْكِتَابَ: Kitap
| مِنْ:
| قَبْلِكُمْ: sizden önce
| وَإِيَّاكُمْ: ve size de
| أَنِ: diye
| اتَّقُوا: korkun
| اللَّهَ: Allah'tan
| وَإِنْ: eğer
| تَكْفُرُوا: inkar ederseniz
| فَإِنَّ: şüphesiz
| لِلَّهِ: Allah'ındır
| مَا: olanlar
| فِي:
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَمَا: ve olanlar
| فِي:
| الْأَرْضِ: yerde
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| غَنِيًّا: zengindir
| حَمِيدًا: övgüye layıktır
| (4:131)
| مَا: olanlar
| فِي:
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَمَا: ve olanlar
| فِي:
| الْأَرْضِ: yerde
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| وَكِيلًا: vekil olarak
| (4:132)
| يَشَأْ: (Allah) dilerse
| يُذْهِبْكُمْ: sizi götürür
| أَيُّهَا: ey
| النَّاسُ: insanlar
| وَيَأْتِ: ve getirir
| بِاخَرِينَ: başkalarını
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَلَىٰ:
| ذَٰلِكَ: buna
| قَدِيرًا: hakkıyla kadirdir
| (4:133)
| كَانَ:
| يُرِيدُ: isterse
| ثَوَابَ: sevabını
| الدُّنْيَا: dünya
| فَعِنْدَ: (bilsin ki) katındadır
| اللَّهِ: Allah
| ثَوَابُ: sevabı
| الدُّنْيَا: dünya
| وَالْاخِرَةِ: ve ahiret
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: Allah
| سَمِيعًا: işitendir
| بَصِيرًا: görendir
| (4:134)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| كُونُوا: olun
| قَوَّامِينَ: ayakta tutarak
| بِالْقِسْطِ: adaleti
| شُهَدَاءَ: şahidler
| لِلَّهِ: Allah için
| وَلَوْ: bile olsa
| عَلَىٰ: aleyhinde
| أَنْفُسِكُمْ: kendinizin
| أَوِ: veya
| الْوَالِدَيْنِ: ana babanızın
| وَالْأَقْرَبِينَ: ve yakınlarınızın
| إِنْ: eğer
| يَكُنْ: olsalar
| غَنِيًّا: zengin
| أَوْ: veya
| فَقِيرًا: fakir de
| فَاللَّهُ: çünkü Allah
| أَوْلَىٰ: daha yakındır
| بِهِمَا: ikisine de
| فَلَا: öyle ise sapmayın
| تَتَّبِعُوا: uyarak
| الْهَوَىٰ: keyfinize
| أَنْ:
| تَعْدِلُوا: adaletten
| وَإِنْ: ve eğer
| تَلْوُوا: eğip bükerseniz
| أَوْ: ya da
| تُعْرِضُوا: doğruyu söylemezseniz
| فَإِنَّ: muhakkak ki
| اللَّهَ: Allah
| كَانَ: olandır
| بِمَا: -dan
| تَعْمَلُونَ: yaptıklarınız-
| خَبِيرًا: haberdar
| (4:135)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| امِنُوا: inanın
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَرَسُولِهِ: ve Elçisine
| وَالْكِتَابِ: ve Kitaba
| الَّذِي: o ki
| نَزَّلَ: indirdi
| عَلَىٰ:
| رَسُولِهِ: Elçisine
| وَالْكِتَابِ: ve Kitaba (inanın)
| الَّذِي: o ki
| أَنْزَلَ: indirdi
| مِنْ:
| قَبْلُ: daha öncekilere
| وَمَنْ: ve kim
| يَكْفُرْ: inkar ederse
| بِاللَّهِ: Allah'ı
| وَمَلَائِكَتِهِ: ve meleklerini
| وَكُتُبِهِ: ve Kitaplarını
| وَرُسُلِهِ: ve elçilerini
| وَالْيَوْمِ: ve gününü
| الْاخِرِ: ahiret
| فَقَدْ: muhakkak
| ضَلَّ: sapıtmıştır
| ضَلَالًا: sapıklıkla
| بَعِيدًا: uzak bir
| (4:136)
| الَّذِينَ: o kimseler
| امَنُوا: inandılar
| ثُمَّ: sonra
| كَفَرُوا: inkar ettiler
| ثُمَّ: sonra
| امَنُوا: inandılar
| ثُمَّ: yine
| كَفَرُوا: inkar ettiler
| ثُمَّ: sonra
| ازْدَادُوا: arttı
| كُفْرًا: inkarları
| لَمْ:
| يَكُنِ: değildir
| اللَّهُ: Allah
| لِيَغْفِرَ: bağışlayacak
| لَهُمْ: onları
| وَلَا:
| لِيَهْدِيَهُمْ: iletmeyecektir
| سَبِيلًا: (doğru) yola
| (4:137)
| الْمُنَافِقِينَ: Münafıklara
| بِأَنَّ: şüphesiz
| لَهُمْ: kendilerinin olacağını
| عَذَابًا: bir azabın
| أَلِيمًا: acıklı
| (4:138)
| يَتَّخِذُونَ: tutuyorlar
| الْكَافِرِينَ: kafirleri
| أَوْلِيَاءَ: dost
| مِنْ:
| دُونِ: bırakıp
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minleri
| أَيَبْتَغُونَ: mi arıyorlar?
| عِنْدَهُمُ: onların yanında
| الْعِزَّةَ: şeref
| فَإِنَّ: şüphesiz
| الْعِزَّةَ: şeref
| لِلَّهِ: Allaha aittir
| جَمِيعًا: tamamen
| (4:139)
| نَزَّلَ: indirmiştir
| عَلَيْكُمْ: size
| فِي:
| الْكِتَابِ: Kitapta
| أَنْ: diye
| إِذَا: zaman
| سَمِعْتُمْ: işittiğiniz
| ايَاتِ: ayetlerinin
| اللَّهِ: Allah'ın
| يُكْفَرُ: inkar edildiğini
| بِهَا: onların
| وَيُسْتَهْزَأُ: ve alay edildiğini
| بِهَا: onlarla
| فَلَا:
| تَقْعُدُوا: oturmayın
| مَعَهُمْ: onlarla beraber
| حَتَّىٰ: kadar
| يَخُوضُوا: onlar dalıncaya
| فِي:
| حَدِيثٍ: bir söze
| غَيْرِهِ: başka
| إِنَّكُمْ: siz de
| إِذًا: o zaman
| مِثْلُهُمْ: onlar gibi olursunuz
| إِنَّ: şüphesiz
| اللَّهَ: Allah
| جَامِعُ: bütün
| الْمُنَافِقِينَ: iki yüzlüleri
| وَالْكَافِرِينَ: ve kafirleri
| فِي:
| جَهَنَّمَ: cehennemde
| جَمِيعًا: toplayacaktır
| (4:140)
| يَتَرَبَّصُونَ: gözetleyip dururlar
| بِكُمْ: sizi
| فَإِنْ: eğer
| كَانَ: (nasib)olursa
| لَكُمْ: size
| فَتْحٌ: bir fetih
| مِنَ:
| اللَّهِ: Allah'tan
| قَالُوا: derler
| أَلَمْ: değil miydik?
| نَكُنْ: biz de
| مَعَكُمْ: sizinle beraber
| وَإِنْ: ve eğer
| كَانَ: olursa
| لِلْكَافِرِينَ: kafirlerin
| نَصِيبٌ: (savaşta) bir payı
| قَالُوا: derler
| أَلَمْ:
| نَسْتَحْوِذْ: biz üstünlük sağlamadık mı
| عَلَيْكُمْ: size
| وَنَمْنَعْكُمْ: ve sizi korumadık mı?
| مِنَ:
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlerden
| فَاللَّهُ: artık Allah
| يَحْكُمُ: hükmedecek
| بَيْنَكُمْ: aranızda
| يَوْمَ: gününde
| الْقِيَامَةِ: kıyamet
| وَلَنْ: ve asla
| يَجْعَلَ: vermeyecektir
| اللَّهُ: Allah
| لِلْكَافِرِينَ: kafirlere
| عَلَى: karşı
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlere
| سَبِيلًا: bir yol
| (4:141)
| الْمُنَافِقِينَ: Harcayıcılar/münafıklar/ikiyüzlüler
| يُخَادِعُونَ: aldatmağa çalışırlar
| اللَّهَ: Allah'ı
| وَهُوَ: oysa O
| خَادِعُهُمْ: onları aldatır
| وَإِذَا: -zaman
| قَامُوا: doğruldukları-
| إِلَى:
| الصَّلَاةِ: SaLâTe/Desteğe
| قَامُوا: doğruluşları
| كُسَالَىٰ: tembelce/uyuşukça/üşengeçce
| يُرَاءُونَ: -göstermelik
| النَّاسَ: insanlara-
| وَلَا: ve yok
| يَذْكُرُونَ: hatırladıkları/andıkları
| اللَّهَ: Allah'ı
| إِلَّا: sadece/ancak
| قَلِيلًا: azıcık
| (4:142)
| بَيْنَ: arada
| ذَٰلِكَ: bu
| لَا: ne
| إِلَىٰ:
| هَٰؤُلَاءِ: bunlara
| وَلَا: ne de
| إِلَىٰ:
| هَٰؤُلَاءِ: onlara
| وَمَنْ: ve kimseye
| يُضْلِلِ: şaşırttığı
| اللَّهُ: Allah'ın
| فَلَنْ:
| تَجِدَ: bulamazsın
| لَهُ: ona
| سَبِيلًا: bir (çıkar) yol
| (4:143)
| أَيُّهَا: SİZ!
| الَّذِينَ: kimseler
| امَنُوا: inanan(lar)
| لَا:
| تَتَّخِذُوا: edinmeyin
| الْكَافِرِينَ: kafirleri
| أَوْلِيَاءَ: dost
| مِنْ:
| دُونِ: bırakıp
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minleri
| أَتُرِيدُونَ: mi istiyorsunuz?
| أَنْ:
| تَجْعَلُوا: vermek
| لِلَّهِ: Allah'a
| عَلَيْكُمْ: aleyhinizde olacak
| سُلْطَانًا: bir delil
| مُبِينًا: apaçık
| (4:144)
| الْمُنَافِقِينَ: iki yüzlüler
| فِي:
| الدَّرْكِ: tabakasındadırlar
| الْأَسْفَلِ: en aşağı
| مِنَ:
| النَّارِ: ateşin
| وَلَنْ: ve asla
| تَجِدَ: bulamazsın
| لَهُمْ: onlar için
| نَصِيرًا: hiçbir yardımcı
| (4:145)
| الَّذِينَ: kimseler
| تَابُوا: tevbe edenler
| وَأَصْلَحُوا: ve uslananlar
| وَاعْتَصَمُوا: ve yapışanlar
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَأَخْلَصُوا: ve yapanlar
| دِينَهُمْ: dinlerini
| لِلَّهِ: sırf Allah için
| فَأُولَٰئِكَ: işte onlar
| مَعَ: beraberdir
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlerle
| وَسَوْفَ: yakında
| يُؤْتِ: verecektir
| اللَّهُ: Allah da
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlere
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:146)
| يَفْعَلُ: yapacak
| اللَّهُ: Allah
| بِعَذَابِكُمْ: size azabetmeyi
| إِنْ: eğer
| شَكَرْتُمْ: siz şükreder
| وَامَنْتُمْ: ve inanırsanız
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| شَاكِرًا: şükrün karşılığını verendir
| عَلِيمًا: (herşeyi) bilendir
| (4:147)
| يُحِبُّ: sevmez
| اللَّهُ: Allah
| الْجَهْرَ: açıkça
| بِالسُّوءِ: kötü
| مِنَ:
| الْقَوْلِ: söz söylenmesini
| إِلَّا: dışında
| مَنْ: kendisine
| ظُلِمَ: haksızlık edilen
| وَكَانَ:
| اللَّهُ: doğrusu Allah
| سَمِيعًا: işitendir
| عَلِيمًا: bilendir
| (4:148)
| تُبْدُوا: açığa vurursanız
| خَيْرًا: bir iyiliği
| أَوْ: veya
| تُخْفُوهُ: onu gizlerseniz
| أَوْ: yahut
| تَعْفُوا: affederseniz
| عَنْ:
| سُوءٍ: bir kötülüğü
| فَإِنَّ: (bilin ki) şüphesiz
| اللَّهَ: Allah da
| كَانَ:
| عَفُوًّا: affedicidir
| قَدِيرًا: güçlüdür
| (4:149)
| الَّذِينَ: okimseler ki
| يَكْفُرُونَ: inkar ederler
| بِاللَّهِ: Allah'ı
| وَرُسُلِهِ: ve elçilerini
| وَيُرِيدُونَ: ve isterler
| أَنْ:
| يُفَرِّقُوا: ayırmak
| بَيْنَ: arasını
| اللَّهِ: Allah
| وَرُسُلِهِ: ile elçilerinin
| وَيَقُولُونَ: ve derler
| نُؤْمِنُ: inanırız
| بِبَعْضٍ: kimine
| وَنَكْفُرُ: ve inkar ederiz
| بِبَعْضٍ: kimini
| وَيُرِيدُونَ: ve isterler
| أَنْ:
| يَتَّخِذُوا: tutmak
| بَيْنَ: arasında
| ذَٰلِكَ: bunun (ikisinin)
| سَبِيلًا: bir yol
| (4:150)
| هُمُ: onlar
| الْكَافِرُونَ: kafirlerdir
| حَقًّا: gerçek
| وَأَعْتَدْنَا: biz de hazırlamışızdır
| لِلْكَافِرِينَ: kafirlere
| عَذَابًا: bir azab
| مُهِينًا: alçaltıcı
| (4:151)
| امَنُوا: inandılar
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَرُسُلِهِ: ve elçilerine
| وَلَمْ: ve
| يُفَرِّقُوا: ayırım yapmadılar
| بَيْنَ: arasında
| أَحَدٍ: hiçbiri
| مِنْهُمْ: onlardan
| أُولَٰئِكَ: işte (Allah)
| سَوْفَ: pek yakında
| يُؤْتِيهِمْ: verecektir
| أُجُورَهُمْ: onların da mükafatlarını
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| غَفُورًا: çok bağışlayandır
| رَحِيمًا: çok esirgeyendir
| (4:152)
| أَهْلُ: ehli
| الْكِتَابِ: Kitap
| أَنْ:
| تُنَزِّلَ: indirmeni
| عَلَيْهِمْ: kendilerine
| كِتَابًا: bir Kitap
| مِنَ: -ten
| السَّمَاءِ: gök-
| فَقَدْ: muhakkak
| سَأَلُوا: istemişler
| مُوسَىٰ: Musa'dan
| أَكْبَرَ: daha büyüğünü
| مِنْ:
| ذَٰلِكَ: bundan
| فَقَالُوا: demişlerdi
| أَرِنَا: bize göster
| اللَّهَ: Allah'ı
| جَهْرَةً: açıkça
| فَأَخَذَتْهُمُ: derhal onları yakalamıştı
| الصَّاعِقَةُ: yıldırım gürültüsü
| بِظُلْمِهِمْ: haksızlıklarından dolayı
| ثُمَّ: sonra
| اتَّخَذُوا: tutmuşlardı
| الْعِجْلَ: buzağıyı (tanrı)
| مِنْ:
| بَعْدِ: sonra
| مَا:
| جَاءَتْهُمُ: kendilerine geldikken
| الْبَيِّنَاتُ: açık deliller
| فَعَفَوْنَا: vazgeçtik
| عَنْ:
| ذَٰلِكَ: bundan da
| وَاتَيْنَا: ve verdik
| مُوسَىٰ: Musa'ya
| سُلْطَانًا: bir yetki
| مُبِينًا: açık
| (4:153)
| فَوْقَهُمُ: üzerlerine
| الطُّورَ: Tur'u
| بِمِيثَاقِهِمْ: söz vermeleri için
| وَقُلْنَا: ve dedik
| لَهُمُ: onlara
| ادْخُلُوا: girin
| الْبَابَ: kapıdan
| سُجَّدًا: secde ederek
| وَقُلْنَا: ve dedik
| لَهُمْ: onlara
| لَا:
| تَعْدُوا: çiğnemeyin
| فِي:
| السَّبْتِ: cumartesi(yasakları)nı
| وَأَخَذْنَا: ve aldık
| مِنْهُمْ: onlardan
| مِيثَاقًا: bir söz
| غَلِيظًا: sağlam
| (4:154)
| نَقْضِهِمْ: bozmaları
| مِيثَاقَهُمْ: sözlerini
| وَكُفْرِهِمْ: ve inkar etmeleri
| بِايَاتِ: ayetlerini
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَقَتْلِهِمُ: ve öldürmeleri
| الْأَنْبِيَاءَ: peygamberleri
| بِغَيْرِ: yere
| حَقٍّ: haksız
| وَقَوْلِهِمْ: ve demeleri(nden ötürü)
| قُلُوبُنَا: kalblerimiz
| غُلْفٌ: kılıflıdır
| بَلْ: hayır, fakat
| طَبَعَ: mühürlemiştir
| اللَّهُ: Allah
| عَلَيْهَا: üzerini
| بِكُفْرِهِمْ: inkarlarından ötürü
| فَلَا:
| يُؤْمِنُونَ: artık inanmazlar
| إِلَّا: ancak
| قَلِيلًا: pek az
| (4:155)
| وَقَوْلِهِمْ: ve sözlerinden
| عَلَىٰ: karşı
| مَرْيَمَ: Meryem'e
| بُهْتَانًا: bir iftira
| عَظِيمًا: büyük
| (4:156)
| إِنَّا: elbette
| قَتَلْنَا: biz öldürdük
| الْمَسِيحَ: Mesih'i
| عِيسَى: Îsa
| ابْنَ: oğlu
| مَرْيَمَ: Meryem
| رَسُولَ: elçisi
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَمَا: oysa
| قَتَلُوهُ: onu öldürmediler
| وَمَا: ve
| صَلَبُوهُ: asmadılar
| وَلَٰكِنْ: fakat
| شُبِّهَ: benzer gösterildi
| لَهُمْ: kendilerine
| وَإِنَّ: ve şüphesiz
| الَّذِينَ:
| اخْتَلَفُوا: ayrılığa düşenler
| فِيهِ: onun hakkında
| لَفِي: içindedirler
| شَكٍّ: tam bir kuşku
| مِنْهُ: ondan yana
| مَا: yoktur
| لَهُمْ: onların
| بِهِ: o hususta
| مِنْ: hiç
| عِلْمٍ: bilgileri
| إِلَّا: sadece
| اتِّبَاعَ: uyuyorlar
| الظَّنِّ: zanna
| وَمَا:
| قَتَلُوهُ: onu öldürmediler
| يَقِينًا: yakinen
| (4:157)
| رَفَعَهُ: onu yükseltti
| اللَّهُ: Allah
| إِلَيْهِ: kendisine
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَزِيزًا: daima üstündür
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:158)
| مِنْ: her biri
| أَهْلِ: ehlinin
| الْكِتَابِ: Kitap
| إِلَّا: ancak
| لَيُؤْمِنَنَّ: mutlaka inanacaktır
| بِهِ: ona
| قَبْلَ: önce
| مَوْتِهِ: ölümünden
| وَيَوْمَ: günü de
| الْقِيَامَةِ: kıyamet
| يَكُونُ: O olacaktır
| عَلَيْهِمْ: onların aleyhine
| شَهِيدًا: şahid
| (4:159)
| مِنَ:
| الَّذِينَ: olanların
| هَادُوا: yahudilerin
| حَرَّمْنَا: yasakladık
| عَلَيْهِمْ: onlara
| طَيِّبَاتٍ: temiz ve hoş şeyleri
| أُحِلَّتْ: helal kılınmış
| لَهُمْ: kendilerine
| وَبِصَدِّهِمْ: ve çevirmelerinden dolayı
| عَنْ:
| سَبِيلِ: yolundan
| اللَّهِ: Allah
| كَثِيرًا: çoklarını
| (4:160)
| الرِّبَا: riba
| وَقَدْ: rağmen
| نُهُوا: menedilmelerine
| عَنْهُ: ondan
| وَأَكْلِهِمْ: ve yemelerinden ötürü
| أَمْوَالَ: mallarını
| النَّاسِ: insanların
| بِالْبَاطِلِ: haksız yere
| وَأَعْتَدْنَا: ve hazırladık
| لِلْكَافِرِينَ: inkar edenlere
| مِنْهُمْ: içlerinden
| عَذَابًا: bir azab
| أَلِيمًا: acı
| (4:161)
| الرَّاسِخُونَ: derinleşmiş olanlar
| فِي:
| الْعِلْمِ: ilimde
| مِنْهُمْ: içlerinden
| وَالْمُؤْمِنُونَ: ve mü'minler
| يُؤْمِنُونَ: inanırlar
| بِمَا: şeye
| أُنْزِلَ: indirilen
| إِلَيْكَ: sana
| وَمَا: ve şeye
| أُنْزِلَ: indirilen
| مِنْ:
| قَبْلِكَ: senden önce
| وَالْمُقِيمِينَ: ve -doğrulmuş
| الصَّلَاةَ: SaLâTe/Desteğe
| وَالْمُؤْتُونَ: ve vermiş
| الزَّكَاةَ: zekatı
| وَالْمُؤْمِنُونَ: ve doğrulaşmış
| بِاللَّهِ: Allah'la
| وَالْيَوْمِ: ve gününe
| الْاخِرِ: ahiret
| أُولَٰئِكَ: işte onlara
| سَنُؤْتِيهِمْ: vereceğiz
| أَجْرًا: bir mükafat
| عَظِيمًا: büyük
| (4:162)
| أَوْحَيْنَا: vahyettik
| إِلَيْكَ: sana da
| كَمَا: gibi
| أَوْحَيْنَا: vahyettiğimiz
| إِلَىٰ:
| نُوحٍ: Nuh'a
| وَالنَّبِيِّينَ: ve peygamberlere
| مِنْ:
| بَعْدِهِ: ondan sonraki
| وَأَوْحَيْنَا: nitekim vahyetmiştik
| إِلَىٰ:
| إِبْرَاهِيمَ: İbrahim'e
| وَإِسْمَاعِيلَ: ve İsma'il'e
| وَإِسْحَاقَ: ve İshak'a
| وَيَعْقُوبَ: ve Ya'kub'a
| وَالْأَسْبَاطِ: ve sıbtlara
| وَعِيسَىٰ: ve Îsa'ya
| وَأَيُّوبَ: ve Eyyub'a
| وَيُونُسَ: ve Yunus'a
| وَهَارُونَ: ve Harun'a
| وَسُلَيْمَانَ: ve Süleyman'a
| وَاتَيْنَا: ve vermiştik
| دَاوُودَ: Davud'a da
| زَبُورًا: Zebur'u
| (4:163)
| قَدْ: elbette
| قَصَصْنَاهُمْ: anlattığımız
| عَلَيْكَ: sana
| مِنْ:
| قَبْلُ: daha önce
| وَرُسُلًا: ve elçilere
| لَمْ:
| نَقْصُصْهُمْ: anlatmadığımız
| عَلَيْكَ: sana
| وَكَلَّمَ: ve konuşmuştu
| اللَّهُ: Allah
| مُوسَىٰ: Musa'ya
| تَكْلِيمًا: sözle
| (4:164)
| مُبَشِّرِينَ: müjdeleyici
| وَمُنْذِرِينَ: ve uyarıcı
| لِئَلَّا:
| يَكُونَ: kalmasın
| لِلنَّاسِ: insanların
| عَلَى: karşı
| اللَّهِ: Allah'a
| حُجَّةٌ: bahaneleri
| بَعْدَ: sonra
| الرُّسُلِ: elçilerden
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَزِيزًا: üstündür
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:165)
| اللَّهُ: Allah
| يَشْهَدُ: şahidlik eder
| بِمَا: ne ki
| أَنْزَلَ: indirdi
| إِلَيْكَ: sana
| أَنْزَلَهُ: indirmiş olduğuna
| بِعِلْمِهِ: kendi bilgisiyle
| وَالْمَلَائِكَةُ: ve melekler de
| يَشْهَدُونَ: şahidlik ederler
| وَكَفَىٰ: kafidir
| بِاللَّهِ: Allah'ın
| شَهِيدًا: şahidliği
| (4:166)
| الَّذِينَ: kimseler
| كَفَرُوا: inkar eden(ler)
| وَصَدُّوا: ve menedenler
| عَنْ: -undan
| سَبِيلِ: yol-
| اللَّهِ: Allah
| قَدْ: hakikaten
| ضَلُّوا: düşmüşlerdir
| ضَلَالًا: bir sapıklığa
| بَعِيدًا: uzak
| (4:167)
| الَّذِينَ: kimseler
| كَفَرُوا: inkar eden(ler)
| وَظَلَمُوا: ve zulmedenler
| لَمْ:
| يَكُنِ: olmayacak
| اللَّهُ: Allah
| لِيَغْفِرَ: bağışlayan
| لَهُمْ: onları
| وَلَا:
| لِيَهْدِيَهُمْ: ve iletmeyecektir
| طَرِيقًا: yola
| (4:168)
| طَرِيقَ: yoluna (iletecektir)
| جَهَنَّمَ: cehennemin
| خَالِدِينَ: kalacaklardır
| فِيهَا: orada
| أَبَدًا: sürekli
| وَكَانَ: ve
| ذَٰلِكَ: bu da
| عَلَى:
| اللَّهِ: Allah'a
| يَسِيرًا: çok kolaydır
| (4:169)
| أَيُّهَا: SİZ!
| النَّاسُ: insanlar
| قَدْ: muhakkak ki
| جَاءَكُمُ: size getirdi
| الرَّسُولُ: Elçi
| بِالْحَقِّ: gerçeği
| مِنْ: -den
| رَبِّكُمْ: Rabbiniz-
| فَامِنُوا: inanın
| خَيْرًا: yararınıza olarak
| لَكُمْ: kendi
| وَإِنْ: eğer
| تَكْفُرُوا: inkar ederseniz
| فَإِنَّ: bilin ki
| لِلَّهِ: Allah'ındır
| مَا: olanlar
| فِي:
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَالْأَرْضِ: ve yerde
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَلِيمًا: bilendir
| حَكِيمًا: hüküm ve hikmet sahibidir
| (4:170)
| أَهْلَ: halk
| الْكِتَابِ: Kitap
| لَا:
| تَغْلُوا: taşkınlık etmeyin
| فِي:
| دِينِكُمْ: dininizde
| وَلَا:
| تَقُولُوا: ve söylemeyin
| عَلَى: hakkında
| اللَّهِ: Allah
| إِلَّا: dışında
| الْحَقَّ: gerçek
| إِنَّمَا: şüphesiz
| الْمَسِيحُ: Mesih
| عِيسَى: Îsa
| ابْنُ: oğlu
| مَرْيَمَ: Meryem
| رَسُولُ: elçisidir
| اللَّهِ: Allah'ın
| وَكَلِمَتُهُ: ve O'nun kelimesidir
| أَلْقَاهَا: attığı
| إِلَىٰ:
| مَرْيَمَ: Meryem'e
| وَرُوحٌ: ve bir ruhtur
| مِنْهُ: O'ndan
| فَامِنُوا: inanın
| بِاللَّهِ: Allah'a
| وَرُسُلِهِ: ve elçilerine
| وَلَا:
| تَقُولُوا: demeyin
| ثَلَاثَةٌ: "(Allah) ""Üçtür"""
| انْتَهُوا: buna son verin
| خَيْرًا: yararınıza olarak
| لَكُمْ: kendi
| إِنَّمَا: çünkü
| اللَّهُ: Allah
| إِلَٰهٌ: tanrıdır
| وَاحِدٌ: bir tek
| سُبْحَانَهُ: O yücedir
| أَنْ:
| يَكُونَ: olmaktan
| لَهُ: kendisi
| وَلَدٌ: çocuk sahibi
| لَهُ: O'nundur
| مَا: olanlar
| فِي:
| السَّمَاوَاتِ: göklerde
| وَمَا: ve olanlar
| فِي:
| الْأَرْضِ: yerde
| وَكَفَىٰ: ve yeter
| بِاللَّهِ: Allah
| وَكِيلًا: vekil olarak
| (4:171)
| يَسْتَنْكِفَ: çekinmez
| الْمَسِيحُ: Mesih
| أَنْ:
| يَكُونَ: olmaktan
| عَبْدًا: kul
| لِلَّهِ: Allah'a
| وَلَا:
| الْمَلَائِكَةُ: ve melekler de
| الْمُقَرَّبُونَ: (Allah'a) yaklaştırılmış
| وَمَنْ: ve kim
| يَسْتَنْكِفْ: çekinirse
| عَنْ:
| عِبَادَتِهِ: O'na kulluktan
| وَيَسْتَكْبِرْ: ve büyüklük taslarsa
| فَسَيَحْشُرُهُمْ: bilsin ki O toplayacaktır
| إِلَيْهِ: kendi huzuruna
| جَمِيعًا: onların hepsini
| (4:172)
| الَّذِينَ: kimselere
| امَنُوا: inanan(lara)
| وَعَمِلُوا: ve yapanlara
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| فَيُوَفِّيهِمْ: eksiksiz ödeyecektir
| أُجُورَهُمْ: mükafatlarını
| وَيَزِيدُهُمْ: ve daha fazlasını da verecektir
| مِنْ:
| فَضْلِهِ: lutfundan
| وَأَمَّا: gelince
| الَّذِينَ: kimselere
| اسْتَنْكَفُوا: çekinen(lere)
| وَاسْتَكْبَرُوا: ve büyüklük taslayanlara
| فَيُعَذِّبُهُمْ: azabedecektir
| عَذَابًا: bir azapla
| أَلِيمًا: acıklı
| وَلَا:
| يَجِدُونَ: ve onlar bulamayacaklardır
| لَهُمْ: kendilerine
| مِنْ:
| دُونِ: başka
| اللَّهِ: Allah'tan
| وَلِيًّا: bir dost
| وَلَا:
| نَصِيرًا: ve bir yardımcı
| (4:173)
| أَيُّهَا: SİZ!
| النَّاسُ: insanlar
| قَدْ: muhakkak ki
| جَاءَكُمْ: size geldi
| بُرْهَانٌ: bir delil
| مِنْ:
| رَبِّكُمْ: Rabbinizden
| وَأَنْزَلْنَا: ve indirdik
| إِلَيْكُمْ: size
| نُورًا: bir nur
| مُبِينًا: apaçık
| (4:174)
| الَّذِينَ: kimselere
| امَنُوا: inanan(lara)
| بِاللَّهِ: Alah'a
| وَاعْتَصَمُوا: ve yapışanlara
| بِهِ: O'na
| فَسَيُدْخِلُهُمْ: sokacaktır
| فِي: -in içine
| رَحْمَةٍ: bir rahmet-
| مِنْهُ: kendinden
| وَفَضْلٍ: ve lutfun
| وَيَهْدِيهِمْ: ve onları iletecektir
| إِلَيْهِ: kendisine varan
| صِرَاطًا: bir yola
| مُسْتَقِيمًا: doğru
| (4:175)
| قُلِ: de ki
| اللَّهُ: Allah
| يُفْتِيكُمْ: size şöyle açıklıyor
| فِي: hakkında
| الْكَلَالَةِ: kelale
| إِنِ: eğer
| امْرُؤٌ: kişinin
| هَلَكَ: ölen
| لَيْسَ: yoksa
| لَهُ: onun
| وَلَدٌ: çocuğu
| وَلَهُ: ve onlar
| أُخْتٌ: bir kızkardeşi
| فَلَهَا: o(kızkardeşi)nindir
| نِصْفُ: yarısı
| مَا: ne ki
| تَرَكَ: miras bıraktı
| وَهُوَ: fakat kendisi
| يَرِثُهَا: onun mirasını alır
| إِنْ: eğer
| لَمْ:
| يَكُنْ: yoksa (kızkardeşinin)
| لَهَا: kendi
| وَلَدٌ: çocuğu
| فَإِنْ: eğer
| كَانَتَا: varsa
| اثْنَتَيْنِ: iki kızkardeşi
| فَلَهُمَا: onlarındır
| الثُّلُثَانِ: üçte ikisi
| مِمَّا:
| تَرَكَ: bıraktığı mirasın
| وَإِنْ: ve eğer
| كَانُوا: olursa (birçok)
| إِخْوَةً: kardeşler
| رِجَالًا: erkek
| وَنِسَاءً: ve kadın
| فَلِلذَّكَرِ: erkeğe
| مِثْلُ: kadar (verilir)
| حَظِّ: payı
| الْأُنْثَيَيْنِ: iki kadının
| يُبَيِّنُ: açıklıyor
| اللَّهُ: Allah
| لَكُمْ: size
| أَنْ: diye
| تَضِلُّوا: şaşırırsınız
| وَاللَّهُ: Allah
| بِكُلِّ: he
| شَيْءٍ: şeyi
| عَلِيمٌ: bilir
| (4:176)